BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi
 
Çevre kavramı hayatımıza yeni girmiş olmasına rağmen kapsamı, boyutları ve çok ve büyük sorunları ile son derece önemli bir kavramdır. Çevre, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar hayatı kuşatan bir olgu olup hakların en başında yer alan yaşama hakkı da ancak sağlıklı ve dengeli bir biçimi ile çevre içerisinde mümkün olabilmektedir.




1. GİRİŞ

Çevre kavramı hayatımıza yeni girmiş olmasına rağmen kapsamı, boyutları ve çok ve büyük sorunları ile son derece önemli bir kavramdır. Çevre, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar hayatı kuşatan bir olgu olup hakların en başında yer alan yaşama hakkı da ancak sağlıklı ve dengeli bir biçimi ile çevre içerisinde mümkün olabilmektedir.

Son derece büyük önemine rağmen ancak karşılaşılan ciddi sorunlar sonucunda bu önemin farkına varılabilmiştir. Çevre sorunları, zamanında ve yeterli tedbirler alınmadığı takdirde topyekûn insanlığın ve hatta tüm dünyanın sonunu getirebilecek vahamette sorunlardır. Bu niteliğiyle çevre sorunları savaşlar, salgın hastalıklar, tabii afetler gibi sorunlar yanında şüphesiz ki tarih boyunca karşılaşılan en büyük ve ağır sorunları teşkil etmektedir. 

Çevre sorunları hayatın akışını bozup, ritmini değiştirdiklerinden sadece sağlık yönünden değil sosyal ve kültürel yönden de hayatı olumsuz olarak etkilemektedirler. Bu husus çevre sorunları ile ilgili olarak Aldous Huxley’in sanatçı hassasiyeti içerisinde “İngiliz şiir temalarının yarısını kaybediyoruz” ifadesinde de görülmektedir.
Çevre sorunlarının çözülmesi için devletler ciddi çabalar sarfetmektedirler. Bu meyanda uluslararası toplantılar düzenlenerek çevrenin korunması ile ilgili kararlar alınması, sözleşmeler yapılması, kuralların ve standartların belirlenmesi zikredilebilir. Alınan kararların hayata geçirilmesi bakımından da yerel, milli ve uluslararası kuruluşlar kurulmakta veya mevcut kuruluşlara bu konuda yeni yetki ve görevler verilmektedir. 

Hayatımızda bu kadar önemli bir yere sahip olan çevreye bir tanım vermek hayli zordur. Bu kavramın günlük kullanıma yeni girmiş olması, yayıldığı alanın sınırlarının belirsizliği, boyutlarının derinliği ve bütüncül algılama güçlüğü tanım vermeyi oldukça zorlaştırmaktadır. 

Zorluklarına rağmen çevre kavramını tanımlama denemeleri de yapılmıştır. Bir tanıma göre çevre insanın içinde yaşadığı tüm çevreleri ve insan yerleşimlerinin tüm sorunlarını içine alan bir kavramdır. Başka bir tanımlama ile çevre insanın sosyal, biyolojik ve kimyasal bütün faaliyetlerini devam ettirdiği bir ortamdır.

İnsan merkezli bir tanımlamaya göre çevre, insanı etkileyen faktörlerin bütünüdür. İnsanı içinde yaşadığı doğanın bir parçası olarak kabul eden bir yaklaşıma göre de çevre, her birinin karşılıklı etkileşim içinde olduğu çok sayıda öğenin dengelendiği karşılıklı bir ilişkiler sistemidir.

Daha genel bir yaklaşımla çevre, insan hayatı için var olmaları zorunlu unsurların bulunduğu ve içinde insanın da yaşadığı ortamdır.

2. TARİHÇE

Çevre konusu tarihin her devrinde insanların ve toplumların büyük ilgisini çekmiş ve bu konuda günün şartlarına uygun çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama isteği her zaman için var olagelmiştir. 

Eski Moğol hukukunda suya el sokmak; su almak için kap kullanmak; bir defa giyilmiş elbiseyi yıkayıp tekrar giymek yasaktır.

Eski hukukumuzda belediye teşkilatının görevlerini hisbe veya ihtisap teşkilatı ifa ederdi. Hisbe teşkilatı Hz. Peygamber devrinden beri vardır. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’i Medine’ye ve Hz. Sa’d bin As’ı da Mekke’ye muhtesib olarak tayin etmiştir. Hz. Ömer devrinde bu teşkilat daha da gelişmiş daha sonra bu gelişme sürmüş Abbasilerden sonra Fatımiler ve Eyyubilerde merkez ve taşra teşkilatı olarak ayrılmıştır. 

İslam şehirlerinin tarihi üzerine yapılan çalışmalarda ilginç bulgular elde edilmektedir. İlk dönemlerde İslam şehirlerinde görülen park ve bahçelerin, halka açık, umumi yerler olmadıkları, genellikle sarayların etrafında bulunan bu yerlerin, saraylarda ikamet eden halife ve çocuklarına ait olduğu anlaşılmaktadır. Halka açık yeşil alanların, oldukça geç devirlerde ortaya çıktığı ve genellikle de şehirlerin dış bölgelerinde yer aldığı bilinmektedir. 

Türk devletlerinde de ihtisab teşkilatı gelişmiştir. Öyle ki Selçuklularda hükümeti teşkil eden on divandan biri de Divan-ı Muhtesib’dir. Anadolu Selçuklularında ve Memluklularda de bu teşkilat vardır. Osmanlı Devletine gelinceye kadar hisbe teşkilatının bulunmadığı bir belde mevcut değildir. 

2.1. OSMANLILAR

Osmanlı Devletinde de ihtisap teşkilatı sürmüş, kadı tayin edilen her yere bir de muhtesip tayin edilmiştir. Muhtesibin çeşitli görevleri arasında küçük çocukların çalıştırılmasını kontrol ve genel sağlık hizmetleri de yer almaktadır. 1854 yılında İstanbul’da Şehremaneti kurulmuş daha sonraları bu kurum Belediye’ye dönüşmüştür. 

Hicri 10. asırda İstanbul’da imar ve belediye işleri ile ilgili olarak uygulamadaki hassasiyeti gösteren birçok ferman örnekleri bulunmaktadır. Misal olarak; 

- İstanbul surlarına ev yapılmamasına,
- Yanan evlerin yerine yapılan evlere saçak yapılmamasına,
- Caddeler üzerine şeh-nişın (pencere çıkması balkon) ve çardak çıkarılmamasına,
- İstanbul’da kullanılan kerestelerin çeşidine,
- İstanbul yangınlarının yayılmasının önlenmesine,
- Cahil mimarlara İstanbul’da iş gördürülmemesine,
- Vakıf dükkânlarının önündeki kaldırımların tamirine,
- Mezbelelerin nerelere döküldüğüne,
- At Meydanı ile Bayezid Meydanı’nın temizlenmesine ve
- Hammalların atlara tahammüllerinden fazla yük vurmamalarına
dair fermanlar gibi.

Zaman içerisinde bu kurallara yeterince dikkat edilmediği 1755 yılında Fransa elçilik tercümanı olarak İstanbul’a gelen Baron De Tott’un ” Ancak ilk göz atışta İstanbul’un uyandırdığı hayranlık şehrin içine girince kısa zamanda kaybolmaktadır. Damların çıkıntısının pek az ışık geçirdiği çakıl taşlı bozuk yollar, temizlikten uzak sokaklar İstanbul’un tek can sıkıcı tarafları değildir” ifadelerinde görülmektedir.

Bu olumsuz görünüşe karşın günümüzün en büyük şehircilik ve çevre problemlerinden birisi olan göç olgusu konusunda ise Osmanlı Devletinde gereken sosyal, ekonomik, idari ve hukuki tedbirlerin alındığı da görülmektedir. Osmanlı döneminde göç olgusunun kontrol altına alınmasıyla zaten sıkıntılar içerisinde olan şehirlerin daha da bunalması önlenmiştir. İlber Ortaylı’nın tespitlerine göre “Şehirsel anlamda mahalle ve kırsal alanda da köy toplulukları; Osmanlı idaresinin klasikten beri en alt idari birimidir... bir kimsenin o mahalleye yerleşmesi için, mahallenin sakinlerinden birinin ve imamın kefaleti şarttı. İmam böylece zincirleme olarak birbirine kefil olan mahalle halkının hepsinin kefilidir... Vak’anüvis Ahmed Lütfi Efendi’ye göre; 1827 yılında Der saadet ve Bilad-ı Selase (Eyüp, Galata, Üsküdar) ahalisinin erkek nüfusunun sayım ve yazımı yapıldı. Nüfusun artması ve işsizlik ve serseriliğin önünün alınması için şehre giriş ve çıkış kontrol altına alındı. 

İmamların gelen gidenlerin mürur tezkirelerini kontrolde ihmal ve yolsuzlukları görülmüştü. Bu nedenle, imamların müsamaha edip, göz yummaması için her mahalleye evvel ve sani olmak üzere iki de muhtar tayin edildi... Mahallede veya köyün yönetiminde imam veya papaz söz sahibiydi... Muhtarlar bölgelerinin asayişinden de sorumlu oldukları için, mahallelerinde geçici olarak oturanların mürur tezkirelerini kontrol ediyorlar, yerleşmek için gelenlerinse kimliğini tespit edip kendisine kefil olanla birlikte deftere kaydediyorlardı. Muhtar zincirleme olarak bütün mahallelinin kefilidir ve imam da muhtara kefil olmaktadır... Şehirlerdeki mahallelerde de; itfaiyye, temizlik, zabıta görevi komşularca hep birlikte yerine getirilmekteydi. Ondokuzuncu yüzyılda merkezi devletin veya onun güdümündeki şehir yönetiminin bu görevlere el attığını göreceğiz. Ancak tam bir kadro ve yetenekle bu işlere el atmaması, geleneksel sistemle yenisinin birlikte devamına sebep oldu. Ne var ki, devlet bu görevlere el attığı ölçüde; mahalle halkında bir gevşeklik ve hizmet ikileşmesinden doğan sorumsuzluk artmaya başladı”.

3. ÇEVRE HAKKININ KORUNMASINDA MAHALLİ İDARELER

Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak anayasal bir haktır. Çevre sorunlarının boyutu ve çevrenin önemi hak kavramında ve ödevlerde değişikliklerin yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu amaçla Anayasalarda değişiklikler yapılarak kişinin şeref ve haysiyetine, özelliğine uygun bir çevrede yaşamasının hakkı olduğu vurgulanmıştır. Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir (Anayasa m. 56/1). Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir (Anayasa m. 56/2).

Çevre hakkı Anayasanın 5. ve 56. maddeleri ile teminat altına alınmıştır. Çağdaş özgürlük anlayışlarının bir sonucu olarak hakların kullanılmasının beraberinde ödevleri de getireceği ifade edilmektedir. Anayasanın siyasi iktidarlara çevre konusunda gereken tedbirlerin alınması için direktif verdiği de kabul edilmektedir. Bu nedenle yerel yönetimlerin çevre sorunlarına duyarsız kalması durumunda tam yargı davası dâhil idari davalar açılabilecektir.

Çevre ile ilgili örgütsel yapıya bakıldığında merkezde Çevre ve Orman Bakanlığı bulunur. Yüksek Çevre Kurulu ile Çevre ve Ormancılık Şurası Bakanlığın merkez teşkilatı içerisinde yer almazlar. Yerel düzeyde ise Mahalli Çevre Kurulları bulunur. Ayrıca Çevre ve Orman Bakanlığı gerekli gördüğü illerde taşra teşkilatı kurmaya da yetkilidir.

Çevre korumada merkezi idarenin geniş yetkileri bulunmaktadır. 5216 sayılı 10.07.2004 tarihli Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile belediyelerin sınırlı yetkileri de genişletilmiştir. Sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak çevrenin, tarım alanlarının ve su havzalarının korunmasını sağlamak; ağaçlandırma yapmak da dâhil olmak üzere belediyeler artık ihtiyaç duydukları geniş yetkiler ile donatılmışlardır. Sürdürülebilir kalkınma, bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi ifade eder (2872 s.lı, 09.08.1983 t.li Çevre Kanunu m. 2). Bu yetkilerin etkili bir şekilde kullanılabilmesi için belediyelerin siyasi, mali ve teşkilat itibariyle güçlendirilmeleri de gerekmektedir. Çevre sorunları ile mücadele etmede ve çevre hakkının uygulamaya yansımasında mahalli idarelerin rolü daha da büyük olabilmelidir.

İki açıdan çevrenin yerel boyutuna önem verilmelidir. İlk olarak kirlilikten etkilenme yerel düzeyde olmaktadır. İkinci olarak çevre kirliliğinin kontrolünde, çevrenin korunmasında ve yönetilmesinde, halkın katkısı ve katılımı yerel düzeyde daha kolay ve anlamlıdır. Halkın katılımı ve rolü olmadan, yerel düzeyde etkin bir çevre yönetimi geliştirilemez. Yerel halkın katılımı olmadıkça, çevre mahalli bir nitelik kazanamaz. 

Çevre sorunlarının milli ve evrensel boyutu olmasına rağmen sorun aynı zamanda mahalli bir nitelik de taşır. Sorun öncelikle çıktığı bölgede bulunanları etkiler. Böyle olunca onların seçtiği yerel yöneticileri de ilgilendirir. Çevre yönetimi açısından, çevrenin iyi yönetilebilmesi için en başta gelen ve en önemli unsur halkın katılımıdır. Halkın etkili ve doğrudan katılımı ise yönetim düzeyinde daha iyi gerçekleşir. Birçok ülkede ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası teşkilatlarda çevre sorunlarının mahalli olduğu ve ortaya çıkan tehlike karşısında mahalli idarelerin gerekli tedbirleri almaları gerektiği açıkça kabul edilmektedir. Şüphesiz, bu anlayış ülkemiz açısından da geçerlidir. 

Merkezi idare genellikle ülke çapında çevre politikalarının ve standartlarının belirlenmesi, kuruluşlar arası koordinasyon sağlanması, önemli projelerin hazırlanması ve finansmanı gibi görevler üstlenir.

Belediyelerin çevre korumadaki temel görev ve yetkileri “idari kolluk hizmeti” içeriğinde değerlendirilmektedir. Belediyelerin belde ve şehir hizmetlerinin sunulması, belde halkının sağlıklı bir çevrede yaşaması için beldedeki faaliyetlerin düzenlenmesi ve bu amaçla kurallar konulması, etkin bir çevre yönetiminin kurulması ve işletilmesi gibi görevleri vardır. Bu meyanda;

- Planlı ve sağlıklı yerleşimin sağlanması,
- Yol, su, kanal gibi altyapı hizmetleri,
- Spor ve oyun sahaları,
- Yeşil alanlar,
- Gürültü ve hava kirliliği ile mücadele,
- Kıyıların ve içme suyu kaynaklarının kirlenmeye karşı korunması,
- Plansız yapıların denetlenmesi,
- Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması,
- Çöp ve katı atıkların toplanması, işlenmesi, değerlendirilmesi,
- Çevresine zararlı sanayi tesislerinin bu zararlarının önlenmesi gibi görevleri belirtilebilir. 

Bizdeki çevre sorunları özellikle şehir hayatı neticesinde ortaya çıkmıştır. Şehir hayatının düzenlenmesinden belediyeler sorumludur. 5393 sayılı, 03.07.2005 tarihli Belediye Kanunu m. 14 ve 15 bu konuda belediyelere her türlü girişimde bulunma, yasaklar koyma ve yasaklara uymayanlara ceza verme yetkisi vermiştir. Buna dayanılarak “Zabıta Yönetmelikleri” yoluyla belediyeler şehir hayatını düzenleyen ilke ve kuralları gösterip, olması gereken kentsel çevre kalitesini açıklamış ve belirli bir standarda bağlamış olacaktır. Hava, su ve gürültü kirliliği, afiş ve pankartların rahatsız eden görüntüleri, ulaşım ve otopark sorunu, şehirlerin genel temizliği ve yeşil alanlar gibi temel çevre sorunları bu yönetmeliklerle düzenlenebilme imkânına sahiptir. İmar Yönetmeliği, Sağlık Yönetmeliği gibi diğer yönetmeliklerde de benzeri düzenleme ve uygulama imkânları mevcuttur.

Mahalli idarelerin çevre alanında büyük görev ve sorumlulukları olup bu konuda ellerinde planlama, denetleme, yasaklama, yaptırımlar uygulama gibi çeşitli kanuni imkânlar bulunmaktadır. Ancak bu imkânlar belediyelerdeki örgütlenme, eleman, mali yetersizlikler, teknik yapı, eğitim ve idari süreçlerle ilgili sıkıntılar sebebiyle yeterince kullanılamamaktadır.

Köyden şehre göç olgusu da Türkiye’de şehirlerin ve belediyelerin en çetin meselelerinden birisi, belki de en önemlisidir. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre; 1927 nüfus sayımına göre şehirli nüfus %24,2, köy nüfusu %75,8; 1950 yılında şehirler %25 köyler %75 iken bu oranlar 2000 yılında şehirlerde %70,6 köylerde ise %29,4 olmuştur. 1950 yılında belediye gelirlerinin GSMH’ya oranı %1,5 iken 1997 yılında bu oran %2,8’lerde seyretmiştir. 2000 yılında şehir nüfusu 1950 yılına göre 3 kat artış gösterirken belediye gelirlerindeki artış 2 katını bile bulamamıştır. Buna daha önce belirtilen yetersizlikler de eklendiğinde belediyeler üstlendikleri yükün altında adeta ezilmişlerdir.

Çevrenin korunması, iyileştirilmesi ve çevre hakkının uygulamaya geçirilmesinde “katılım hakkı” en etkili şekilde mahalli düzeyde gerçekleşebilir. Bu nedenle mahalli idareler daha da güçlendirilmelidir. Ancak tüm çevre sorunları mahalli idarelerin çözebileceği boyutlarda değildir. Bir kısım büyük sorunların çözümü çoğu kez ülke bazında değil, milletlerarası dayanışma ve yardımlaşmayı gerektirebilecek boyutlardadır. 

Sahip olunan haklar kullanıldıklarında anlamlı hale gelirler. Belediye Kanununa göre; herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisidir. Hemşehrilerin, belediye karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme… hakları vardır (m.13). Belediye meclisi, belediyenin karar organıdır (m.17). Meclis toplantıları açıktır (m.20/5). Buna göre, hemşehrilerin yaşadıkları çevreye ilgi göstererek, belediye meclis toplantılarına iştirak etme, belediye faaliyetlerini sorgulama, yeri geldiğinde dava açma gibi haklarını kullanmalarının, idari makamlar üzerinde görevlerini yerine getirme konusunda, olumlu etkileri olacağı aşikârdır.
Tüm sorunların çözümünde olduğu gibi, çevre sorunlarının çözümünde de şüphesiz ki en etkili yol, insanların bilinç düzeylerinin yükselmesine yönelik eğitim ve uygulamalardan geçmektedir.

* Natural Life Dergisi / Sayı 6 / Kasım - Aralık 2010
 
 

İsminiz
Mail adresiniz
Konu
Mesajınız

 
 

::: Av. Murat Kutlu SEZEN - Diğer Yazılar

 
# 6 Temmuz 2015 Pazartesi
Bireyin biyolojik, iktisadi ve sosyal varlığıyla ve varlık değerleriyle çok yakından ilgili olan nesep hukukuna, hukuk tarihinde de, bütün toplumlar tarafından çok büyük bir önem ve yer verildiğini de bu çalışmamız esnasında görmüş bulunmaktayız.
 
 

 
 
 

 

 

::: BİLKA Haberci

İsminiz
:
e-Posta
:
 
 Katıl  Ayrıl
 
BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008 - Tüm hakları saklıdır