BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi
 
Çerçeve dergisinin bu sayısı, “teknoloji, ekonomi, siyaset, işletme, sosyoloji, psikoloji gibi çeşitli açılardan gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağız?” sorusuna cevap arayan yazılardan oluşuyor.




Çerçeve dergisinin bu sayısı, “teknoloji, ekonomi, siyaset, işletme, sosyoloji, psikoloji gibi çeşitli açılardan gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağız?” sorusuna cevap arayan yazılardan oluşuyor. Sosyoloji kökenli bir akademisyen olarak tarafıma tevdi edilen “geleceğin toplumunun biçimi” sorusu, tabiatıyla böyle bir dosyanın merkezî ve zor konusunu oluşturuyor. Konunun zorluğu, “toplum”un merkezîlik ve kuşatıcılığından kaynaklanıyor. Toplumsalın teknoloji, ekonomi, siyaset, işletme, sosyoloji, psikoloji gibi diğer tüm alanları kapsamasından dolayı bütüncül perspektiften bir gelecek toplum tasvirinin, konuyu değişik açılardan ele alan yazıların az-çok bir özetine dönüşmesi mukadder.

Öncelikle yazımızın perspektifini netleştirelim. Yazımızın cevap aradığı soru, zahiren basit görünür: Toplum nereye gidiyor? Basit görünen bu soruya cevap girişiminin kolay olmadığı açıktır. Konumuz, bugünden yarına toplumsal dönüşümün yönü, işimiz, bugünün gözlemine dayanarak yarını tahmin girişimidir. Dünya nereye doğru gidiyor? Çocuklarımız gelecekte nasıl bir toplumda yaşayacak, daha doğrusu yaşamaya çalışacak? Günümüz dünyası, küreselleşme terimiyle anlatılan hızlı, hızlı olduğu için de anormal sonuçlara gebe bir değişim sürecinden geçiyor. Bu yüzden geleceğe yolculuk sürecinde elele gelişen normal kadar anormal trendlere de dikkat çekeceğiz. İkincisi, küreselleşme sürecinde Türkiye de hızla dünyanın bir parçası olmakta. Dolayısıyla tasvirimiz, dünya kadar dünyanın bir parçası olarak Türk toplumunun yaşadığı dönüşüme de atıf içerecektir.

Modern dünyayı karakterize eden bu hızlı değişim, geleneksel, istikrarlı dünyada olduğu gibi sabit tipleştirmelere meydan okuyor. Bu geçişkenlik, en iyi, “modern-sonrası, seküler-sonrası, sanayi-sonrası toplum” vs. deyimlerinde olduğu gibi, yaşadığımız çağ ve toplum için yaygın olarak kullanılan “-post/-sonrası” nitelendirmesinden anlaşılabilir. “Postmodern darbe”de olduğu gibi yaygın olarak kullanılan “-post” nitelendirmeleri, politik, ekonomik, bilimsel-teknolojik bakımdan modern toplumun aşılmakta olduğuna delalet eder. Tabii burada kritik soru, bu dönüşümün yönüdür. Geleneksel düalistik dünyagörüşünce bir toplumu, çağı nitelendirmek için “gece/gündüz, eski/yeni” gibi “geleneksel/modern” ikili şıkkı söz konusu olduğuna göre post-modern/modern-sonrası ne anlama gelmektedir? Modern, lâfzen geleneksel-olmayan anlamına geldiğine göre modern-sonrası, doğrudan geleneksel değil, ancak “geleneksele dönüş arayışındaki” şeyi belirtir. Modernleşme, aslında doğrudan geleneğin terkinden ziyade onun kökten dönüştürülmesi anlamına geldiğinden modernliği aşma yönelişi de doğrudan geleneğe dönüşü belirtmez. Postmodernizm denen modernliği aşma arayışı, tekrar modernliği dönüştürmek suretiyle geleneğe dönüş imkânlarını araştırmaya delalet eder. [34]

Bu yüzden modernliğin izafî doğrularının, “icat edilmiş geleneği”nin büyük ölçüde sarsıldığı, ancak henüz yeni bir denge durumuna da geçilmediği mevcut çağ, tereddüt, belirsizlik, çelişki, geçişkenlik, tirelilikle temayüz eder. Bu açıdan modern dünya, eski ile yeni arasında yaman çelişkilerle doludur. Görünüşte ultra-modern, fakat özünde geleneksel veya tam tersi pratiklerin birçok örneğini postmodern insanda görebiliriz; abartarak, bir rezidansın son katında dijital yöntemlerle inekten süt sağan insan örneğinde olduğu gibi. Örneğin bir taraftan postmodern ekonomi ve işletmede kimilerini derin endişeye sevk eden sibernetik/yapay zekâ uygulamaları görülürken diğer taraftan Osmanlıda Ahî teşkilatında olduğu gibi geleneksel “sözsüz bilgi” ve “bilgelik” kavramlarının öne çıktığı görülebilir. İslam geleneğinde “insan bildikleriyle amel ederse Allah bilmediklerini de öğretir” düsturunu Michael Polanyi, sadece “sözsüz bilgi“ (tacit knowledge) kavramıyla çağdaş dünyaya tercüme etti. Şu halde geleceğin trendlerinde çok eski ile çok yeninin iç içe geçtiğini görmek mümkündür.

Bilgi Çağının Cehaleti

Toplum deyince ilk akla gelen kavram, kültür. Kültürün kabaca iki boyutundan söz edilebilir. Birinci davranışsal boyutuyla kültür, hayat tarzını, ikinci normatif boyutuyla da inanç tarzını belirtir. Ontoloji-materyalizm uyarınca inanç tarzı, hayat tarzı, hayat tarzı ise ekonomik-teknolojik gelişim tarafından belirlenir; “yaşadıkları gibi inanmayanlar, inandıkları gibi yaşarlar” düsturunun da belirttiği gibi. Birbirlerini tamamlayan “modern-sonrası ve endüstriyel-sonrası” nitelendirmelerinden anlaşılacağı gibi modern toplum, endüstriyel, daha doğrusu endüstriyel-kapitalist toplumdur. İnsanlık tarihi üretim biçimi bakımından kabaca üçe ayrılabilir: Tarım, sanayi ve bilgi çağı. Birincisi, saban, ikincisi buhar makinesi üçüncüsü ise bilgisayar ile sembolleştirilebilir. Son iki sanayi ve bilgi toplumu tiplerinde üretim biçimleri değişse de bunlara özgü ekonomik sistem, kapitalizm değişmedi. Kapitalizm, küreselleşme sürecinde bir taraftan daha sofistike bir nüfuz, diğer taraftan Güneydoğu Asya örneğinde olduğu gibi çoğul, çeşitli biçimler kazandı.

“Bilgi toplumu” deyimi, daha önceki tarım ve sanayi çağlarının bilgiden yoksunluğu anlamına gelmiyor elbette. Bu, sadece modern çağda nitelik ve niceliği, anlam ve işlevi kökten değişen bilginin öne çıkışını belirtiyor. Bu noktada temelde nitel bilgi (knowledge) ile onun verisini oluşturan malumat (information) birbirinden ayrılmalı. Türkçede bilgisayar denen computer, nitel ilimden ziyade nicel malumata dayanıyor. Bugün bir insanın cebine sığdırdığı 1000 GB’lık bir harici diskin taşıdığı sanal kütüphane, herhalde geleneksel dünyada İskenderiye Kütüphanesi’nin 100 katı bilgiyi ihtiva ediyor. Bu “malumat” yığını sayesinde daha karmaşık,“gelişmiş” hale gelse de dünyanın daha güzel hale gelmediği kesin. Zahiren bakıldığında modern dünyada malumata ulaşmak inanılmaz derecede kolaylaştı, ancak bu malumatın hazmedilmesi de aynı derecede zorlaştı. Matbaanın olmadığı geleneksel dünyada ise tam aksine bilgiye fiziksel olarak ulaşmak zor, ancak hazmetmek daha kolaydı. Örneğin bir öğrenci bir kitabın kopyasını edinmek için istinsah ederken aynı zamanda o kitabı satır satır okumuş, hazmetmiş oluyordu. Buna karşılık günümüzde bir sanal bilgi bombardımanına maruz kalan bir insan, artık değil makale veya kitapların içeriğini hazmetmek, künyesini bile aklında tutamıyor.

Şu halde çoğu kişinin sandığının tersine güneşin altında yeni bir şey yok. Örneğin namaz gibi ibadetlerin hazırlık ve icrasında da olduğu gibi bilgiye ulaşma ve hazımdaki zorluk/kolaylık orantısı bakımından değişen bir şey yok. Hatta çok daha kötüye bir gidiş var, daha bir kitabın ve yazarının ismini aklında tutamayan, sürekli “kes/yapıştır” komutlarıyla bilgisayarına malumat yığan, [35] virüslere karşı güvenlik programı aramakla meşgul bulunan bir öğrenci veya asistanın geleceği ne umut verebilir?

Bilgisayar-internet odaklı teknoloji, üretim kadar tüketim biçimlerini, hayat tarzlarını da kökten değiştirdi. Bizim burada sosyolojik açıdan üzerinde duracağımız, bilgisayar ve internetin üretimden çok tüketim biçimlerini nasıl değiştirmekte olduğu. Kendi başına ileri bir daktilo olarak görülebilecek bilgisayar, internet sayesinde uçsuz-bucaksız bir sanal dünyaya kapı açıyor. Modern çağ, esas, bilgi ile iletişimi birleştiren “bilişim çağı” olarak adlandırılmaktadır. İnternet, basitçe “sınırların aşınması” olarak tanımlanabilecek küreselleşmenin ana motoru, bilişim çağının taşıyıcısı olarak işlemekte. Çağdaş sosyal teoristlerin yeniden keşfettiği gibi toplum, statik bir varlıktan çok iletişimsel bir inşadır. Bu bakımdan bilişim, modern bir icat değildir. Ancak yakından bakıldığında modern teknolojinin bilgi kadar iletişimin anlamını da kökten değiştirdiği görülebilir.

Geleneksel dünyayı, kalem ve kitap sayesinde yazma/okuma kültürü, oysa modern dünyayı harfler yerine dijitler, kalem ve kitap yerine klavye ve ekran, kısaca gerçeklik yerine sanallık karakterize eder. Modern insan, gerçek yerine bilgisayar ekranı karşısında sanal, yapay bir dünyada yaşar. İnsana özgüyü yok eden sanallık çağında, bir insana özgü okuma-yazma stilinden söz etme imkânı kalmaz. Normalde el yazısı, insanın karakterini yansıtır. Ancak kalem yerine hep bilgisayar klavyesi ve cep telefonu tuşlarını kullanan birinden güzel bir el yazısı çıkamaz. Bugün üniversite öğrencilerinin çivi yazılarından yapılacak bir tahlilin, sahibinin karakteri ve ürünü olduğu modern kültür hakkında karamsar sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. Özel günlerde eş-dosta mektup ve kart yazmak, günümüz gençleri için uçurtma gibi nostalji haline gelir, tebrik kartları yerine topluca paket mesajlar gönderilir.

Diğer taraftan bilgisayarın özellikle Türkiye gibi ülkelerde sanal bilgi için bile amacına uygun kullanıldığını söylemek mümkün değil. İnsanların kullandığı, bilgi değil, daha çok oyun-sayar, müzik-sayar, sohbet-sayar, yani neredeyse bilgiden başka her şeyi sayar, multi-medya özellikleri gelişmiş bir makine. Özellikle gençleri saran, sürekli bilgisayara sözde yararlı değişik programlar indirme, ürünlerin son sürümlerini yükleme çılgınlığı, araçların amaçlara döndüğünü gösteriyor.

Çağımızın Aristosu sayılan Max Weber, teknokrasiyi, yani teknik rasyonaliteye modern toplumu, “demir kafes” olarak nitelendirir. Zamanla Allah/âlem arasındaki büyük uyumla birlikte hayatını ulvî, anlamlı gayelere göre yönlendirme imkânını kaybeden Batı insanı, “amaçların araçlara uygunluğu” anlamına gelen akliyetin (rasyonalite) pençesine düştü. Hâlbuki geleneksel dünyada tam aksine “araçların amaçlara, eylemlerin düsturlara uygunluğu” anlamına gelen meşruiyet egemendi. [36] Rasyonalite kavramınca hayatında anlam arayan bir özne olarak insanın kontrolünden çıkan teknoloji, insanların hayatları üzerinde amansız bir kontrolün aracı haline geldi. İnternet teknolojisi, bu noktada postmodern çağa özgü çelişkilere yol açar. Bir açıdan “e-devlet” (elektronik devlet) kavramıyla anlatılan bilişim teknolojisine dayalı kamu hizmeti, hizmetlerin verimini arttırarak insanların bürokratik kırtasiyecilikle karakterize hantal devlet babaya bağımlılığını azaltmaktadır.

Bugün, banka hesaplarının yönetimi, okul ve kurslara kayıt, hastane rezervasyonu, uçak, tren, otobüs bileti ayrılması vs. gibi geleneksel olarak beyaz yakalıların yaptığı birçok hizmeti, internetten almak mümkün. Hatta zannediyorum Trabzonlu bir uyanık müteşebbis, internetten mezarlıklardaki yakınlarına Kur’an okutmak isteyenlere bile hizmet sunmayı başladı. Dahası, e-ödev, e-danışma, e-fetva’ya kadar internet hayatın neredeyse tüm alanlarını kuşattı. Artık öğrenciler tarafından kütüphanede ödev hazırlama klasik devri geçti. Ödev siteleri, bedelli veya bedelsiz istenen her türlü ödevi sandviç gibi hazır sunuyor. İnsanlar, dinî konularda bile merak ettiklerini alışılageldiği gibi bir müftüye sormak yerine “Google Hoca”nın otoritesine başvurur oldular! İnternette uçurtma simülasyonu ile gerçek bir uçurtma uçurma zevkini telafi etmek mümkün artık. 11 Eylül saldırıcılarını “eğittiği” söylenen Microsoft’un “flight simulator” programıyla sanal bir uçuş zevkini tatmanın mümkün olması gibi.

Teknolojinin Kuşatmasında İnsanoğlu

Türk toplumu, Nasrettin Hoca’nın “Ye kürküm ye” deyiminde olduğu gibi gösterişi seven, gösteriş budalası, bu yüzden de yeni teknolojilere çok kolay uyum sağlayabilen bir garip toplum. Sony Vaio gibi markaların Avrupa-Ortadoğu pazarlarının merkezi olarak Türkiye’yi seçmesi bu bakımdan şaşırtıcı değil. Keza ağır ekonomik kriz havasına rağmen Avrupa’nın ünlü teknomarket firmalarının aşırı izdihamlara yol açan promosyon kampanyalarıyla peş peşe Türk pazarına giriş yapması da “burası Türkiye” dedirtecek cinsten bir gelişme. Keza özellikle İstanbul’da “kapitalizmin tapınakları” olarak görülebilecek büyük alışveriş merkezlerinin yerden biten mantar gibi çoğalması da bu bağlamda hatırlanabilir.

İnsan doğasını hiçe sayarak gelişen teknoloji, karşı koyulmaz bir sel gibi dünyayı ve Türkiye’yi istila ederek insanı ve doğayı tahrip ediyor. Yıkıcı, gayr-i insanî modern teknolojiye direniş bilinci, özellikle Türkiye gibi mazoşistik Akdeniz kültürünün egemen olduğu ülkelerde çok zayıf. İnsanlar, zararları güneş gibi apaçık sigaradan ancak yasaklarla uzak tutulabiliyor. Ancak İngiliz beyin cerrahı Vini Khurana gibi bilim adamları, cep telefonlarının sigara ve asbestten bile daha zararlı olduğunu ve kansere yol açtığını söylüyor. Teknolojik gelişme, insanlığı tam bir kısır döngüye sokmuş durumda. Bir taraftan insan vücuduna zararlı elektromanyetik radyasyon yayan yüksek teknolojik aletler, kanser gibi hastalıklarda adeta patlamaya yol açarken diğer taraftan tıp, aynı yüksek teknolojiyi kullanarak karmaşıklaşan ve yaygınlaşan hastalıklara çözüm bulmaya çalışıyor. Yani modern, gayr-i insanî teknoloji, bir taraftan insanı hasta eder bitirirken, diğer taraftan onu iyileştirme iddiasıyla pervasızca gelişiyor. Radyasyon etkisini bertaraf için bir bilgisayarın iki tarafına yerleştiren kaktüs saksıları, modern insanın eski ile yeni arasındaki traji-komik çelişkisini gösteriyor.

Bilim adamlarının tespit ettiği inanılmaz [37] zararlarına bakarak televizyonun cep telefonundan daha zararlı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bugüne kadar Türkiye’deki gibi muhafazakâr kesimlerde televizyon, daha çok programların manevî içeriği bakımından eleştirilmiştir. Oysa internette rahatlıkla bulunabilecek dünyada yapılan birçok araştırmanın tespit ettiği gibi “aptal kutusu”, insanların, özellikle çocukların algılama, düşünme, konuşma melekelerini felç ediyor, belli yaş gruplarındaki çocuklarda ömür boyu yüzde 40 hafıza ve dikkat kaybına, hiperaktiviteye yol açıyor, konuşma melekelerinin gelişimini önlüyor. Dahası, yaydığı yoğun radyasyon ile renkli televizyon, önünden geçen hamile kadınların karnındaki çocuklara zarar veriyor. Bugün inanılmaz ölçüde artan hamile kadınlardaki düşük tehlikesi, sezaryenli doğum vs.de televizyon ve diğer elektronik aletlerin rolünü görmemek mümkün mü?

İnsanlar, dünyagörüşlerine göre televizyon programlarının içeriklerine farklı tepkiler verebilirler. Ancak bu aletin psikolojik ve fizyolojik zararları objektif olarak bütün insanları etkiler. Basitçe söyleyecek olursak televizyon, sigara gibi laikçi/Müslüman ayırmadan herkese aynı zararı verir. Yeryüzünde televizyonun insanoğluna verdiği zarar yanında sigara, cep telefonu, bilgisayar gibi diğer bütün madde ve aletlerin verdiği zarar, çok masum kalır. Ancak ne yazık ki sigara veya cep telefonu aleyhine kampanyalar açılsa da televizyona benzer bir tepki görülmüyor. Çünkü insanlar bu alete o derece teslim olmuşlar ki ona tepki, bir Donkişotluk olarak görülür hale gelmiş. Kanaatimce en azından yeni evlenen çiftlere evlerini televizyondan uzak tutma bilinci kazandırmak, “Kurtlar Vadisi” zevki uğruna çocuklarının bütün bir geleceğini tehlikeye atmamayı öğretmek gerekir.

Bugün açıkçası sigara, cep telefonu, televizyon tüketimi, bir azgelişmişlik göstergesidir. Bu, basit karşılaştırmalarla açıkça görülebilir. Türkiye, her bin kişiden birinin kitap okuduğu bir ülke olduğu halde ABD’nin de önüne geçerek televizyon seyretmede dünya birincisi oldu. Diğer taraftan Türkiye, dünya milli gelir sıralamasında 54. sırada. Buna karşılık dünya milli gelir sıralamasında 8. sırada bulunan İsveç, çok ilginçtir ki aynı zamanda dünyanın en az televizyon seyreden ülkesi. İkincisi dünyanın gelecek süper gücü Çin de televizyonun çok az seyredildiği bir ülkedir. Evet, Türkiye, araba, cep telefonu, televizyon gibi maddi-teknolojik tüketim göstergelerine nazaran dünyayı yakalamış görünse de kişi başına düşen öğretmen, doktor, üniversite, müze, kütüphane, kitap vs. gibi manevî açılardan maalesef dünya sıralamasının en altlarında geziniyor. Türkiye, Nobel-ödüllü araştırmalarla bütün dünyada sarsılmaya başlayan “rasyonel tüketici” mitinin özellikle çöktüğü bir ülke. Öğlen yemek yiyecek parası olmayan bir Türkiyelinin cebinde Marlboro taşıması, vak’ayı adiyedendir. Veya Doğuda tuvaleti olmayan bazı evlerde görülen çanak antenler de Türkiye’ye özgü yaman çelişkilere bir örnektir; bazı köylerde cep telefonu çekmediği halde herkesin cep telefonu olması gibi.

Modern teknolojinin gidişatı, insanlığa alarm veriyor. İnternet ve cep telefonu gibi teknolojik aletler, belki insanlara özgürlük ve kolaylık sunduklarından daha çok stres ve tutsaklık getiriyor. Yüksek teknoloji, sözgelimi insanın virüs giren bilgisayarında hayatı boyunca biriktirdiği tüm verileri kaybedebileceği ölümcül stresine yol açacak kadar yüksek risk taşıyor. Elektrikle işleyen teknolojiye tam bağımlılıktan dolayı bir elektrik kesintisi, tüm hayatın, günlük faaliyetlerin durmasına yol açarak insanlarda şok etkisi yaratıyor. Sözgelimi New York şehrinde olduğu gibi bir dakikalık elektrik kesintisi, şehrin adeta alt-üst olmasına, küçük çaplı bir kıyametin kopmasına sebep oluyor. [38] Türkiye’de olduğu gibi elektriğin azalmaya yüz tutması, derin endişeyle birlikte alternatif enerji kaynakları arayışına yol açıyor. Elektrik bittiğinde Amishlerin dünyasına dönmek mümkün olacak mı acaba? Bu, şu anda çoğu insana tersinden bir bilim-kurgu hikâyesi olarak geliyor.

Teknoloji, diğer taraftan başta mahremiyet olmak üzere insanî olanı yok ediyor. İnsanlarda sürekli gözlendikleri ve her an teşhir edilebilecekleri hissi, doğal olarak paranoyaya yol açıyor. YouTube gibi siteler, insanların istedikleri ses ve görüntüleri paylaşmalarına olduğu kadar istemedikleri şekilde mahrem konuşma ve durumlarının teşhirine de alet oluyor. İleri teknoloji, hizmetler kadar hırsızlığın da gelişmiş hale gelmesine yol açıyor. Dünyada ve Türkiye’de olduğu gibi hükümet, yasal mevzuatın boşluklarından istismarda mahir yüksek teknolojik hırsızların hızına yetişmekte aciz kalıyor.

Kadim Yunan şehri örneğinde olduğu gibi geleneksel dünyada hâkim medeniyet idealine giden yol, köle ve kadın emeği sayesinde geçim çabasını asgariye indiren insanın leisure denen esas anlamlı, boş vaktini kendini gerçekleştirecek komünal, manevî faaliyetlere adamasından geçiyordu. Modern teknoloji sayesinde insanlara anlamlı faaliyetlerle kendilerini gerçekleştirecekleri çok daha boş zaman kalsa da sonuç tam tersi oluyor. Çok daha yoğun bir telaş içinde insanlar, sürekli sağlıklı insanî ilişki ve faaliyetlere vakit ayıramadıklarından, hayatın mekanikleşmesinden şikâyet ediyorlar. Bunun sebebi basit aslında. Sebep, teknolojinin yarattığı boş zamanın, hakiki serbest (free) değil, daha fazla tüketim ve bunun için daha fazla çalışma saikiyle geçirilen boş (empty) zaman haline gelmesi. Boş zaman, antik dünyada öncelikle estetik, entelektüel, manevî faaliyetlerle insanın kendisini gerçekleştirme zamanı anlamına gelir. Oysa modern, sanayi-ötesi toplumda boş vakit, tüketici bireyler olarak kurgulanan insanlar için manen kendilerini gerçekleştirmeden çok kitle kültürünün ürünlerini çılgınca tüketme süreci anlamına geliyor. Bu, kültürel değer ve normların kökten değişmesine yol açıyor. Eskiden ömür boyu kullanmak üzere alınan bir malın kalitesi evladiyelik kavramıyla anlatılırdı. Şimdiyse evladiyelik yerine tam aksine disposable (kullan-at) mallar çağı.

İleri-Geri Çağ Atlamak

Çoğunlukla insan doğası aleyhine işleyen ileri teknoloji, sanayi-sonrası toplumuna özgü. Sanayi-öncesi toplumda hâkim ekonomik faaliyet türü, ziraat, sanayi toplumunda imalat, sanayi-sonrası, bilgi toplumunda ise hizmettir. İnternet-temelli bilgi ve iletişim, yani bilişim ise tüm hizmet sektörlerinin altyapısını oluşturuyor. Bugün nitelikli elemanlar, özellikle finans, turizm, eğitim ve medya sektöründe çalışıyor ve bu sektörlerdeki faaliyetler büyük ölçüde internet aracılığıyla yürütülüyor. Sözgelimi medya sektöründe internet, eskiden olduğu gibi bir yazının daktiloyla yazılması, elle tashihi, postayla süreli yayına ve oradan da matbaaya gönderilmesi aşamalarının hepsini ortadan kaldırdı neredeyse. Okuduğunuz yazı gibi şimdi yazarının bilgisayarında yazarak elektronik postayla gönderdiği makalelerle doğrudan internet ortamında elektronik bir dergi yayınlanabiliyor.

Bu çağın gözde mühendisleri artık makineden çok, elektronik ve genetik mühendisler. [39] Sanayi-öncesinden sanayi ve sanayi-sonrası toplumuna yönelik düz bir gelişme sürecini, özellikle Amerika gibi gelişmiş ülkelerde görmek mümkün. Ancak Batının etkisiyle hızlı, mekanik bir modernleşmeye maruz bırakılmış Türkiye gibi ülkelerde böyle düz bir gelişme görmek zor. Türkiye, gelişmekte olan ülkelere dayatılan sanayileşme ideolojisiyle tarım ve hayvancılık sektörünü uzun süre ihmal etmiş, buna karşılık siyasî istikrarsızlıktan, müzmin rejim krizlerinden dolayı sanayi ve bilgi toplumunun altyapısını oluşturmakta da aciz kalmış bir zavallı ülke. İdeolojik önyargılara kurban edilen Türk eğitim sistemi, tarım ve imalat sektöründe olduğu kadar hizmet sektöründe de ihtiyaç duyulan yeterli oranda nitelikli işgücünü sağlamaktan çok uzak bulunuyor. Doğal olarak en iyi eğitim ve istihdam imkânlarından yararlananlar, Türk isimli azınlık çocukları.

Anadolu’dan büyük kentlere göç eden ailelerin tüketim kültürüne kurban düşen gençleri, el yordamıyla okumaya, iş bulmaya, yiyecek yemek parası olmadığı halde yabancı lüks sigara veya cep telefonu tüketimi gibi irrasyonel davranışlarla kendilerini tatmine çalışıyor. İstanbul Ticaret Odası adına Ülkü Uzunçarşılı ve Oğuz Ersun tarafından yapılan “İstanbul’da Gecekondu ve Bölgelerin Ekonomik ve Sosyo-Kültürel Durumu” araştırma, kredi kartı ve cep telefonu kullanımının alt tabaka bireyler için sınıf atlama simgesi olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Asgari ücretle geçinen hanelerin yüzde 68’inin kredi kartı, yüzde 55’inin taksitli alışveriş kartı, yüzde 21’nin de tüketici kredisi kullanması, bu gözlemi doğrulamaktadır. Peynir-ekmek gibi kredi kartı dağıtan bankalar sayesinde hızlanan bu gösteriş amaçlı, bilinçsiz kredi kartı kullanımının Türkiye’de 1980’li yıllarda yaşanan banker facialarından sonra 2000’li yıllarda kredi kartı facialarına yol açması gayet tabiidir.

İnsanlık tarihinde akçadan sonra icat edilen banknot ile başlayan sanal para devri, kredi kartıyla gelişti. Kimilerine göre yakında fiziksel temasın ortadan kalkacağı para, sadece ekranlardaki değerlerden ibaret hale gelecek. Oysa postmodern çağa özgü ileri ve geriye doğru gidişat çelişkisi bu konuda da görülebilir. Tabir caizse Türkiye giderken Batı o yoldan geri dönmektedir. İngiltere`de yapılan bir araştırmanın sonuçları, ekonomik gidişattan kaygı duyan İngilizlerin kredi kartıyla harcama yapmaktan vazgeçerek nakde döndüklerini ortaya koydu. İngiltere Ticaret Konsorsiyumu (BRC) tarafından 17 bin mağazada gerçekleştirilen [40] araştırmanın sonuçları, 2007 yılında yapılan nakit işlemlerin oranının yüzde 60 olduğunu, bunun da nakit harcamalarda 2006 yılına göre yüzde 54’lük bir artışa işaret ettiğini gösterdi. BRC uzmanları, bu durumun halkın artık kendisine ait olmayan bir parayı harcamaktan ciddi biçimde korktuğunu ve finansal durumunu daha kontrollü götürme eğilimine girdiğini gösterdiğini bildirdi. BRC Direktörü Stephen Robertson, ortaya çıkan tabloyu değerlendirirken, İngiliz halkının artık nakit parayı daha elle tutulur ve sağlam bulduğunun görüldüğünü bildirdi (BBC, 21 Nisan 2008, http://news.bbc.co.uk/1/hi/business/7357940.stm).

Günümüz dünyasında Anglo-Yahudi dünya hâkimiyetine yönelik bir komplo teorisi olarak da görülen 100 büyük küresel şirketin egemenliğine doğru bir gidişat söz konusu. Dünyada ve Türkiye’de “küçük balıkları” yutarak gerçekleşen şirket evlilikleri, bu tür komplo teorilerini güçlendiriyor. Türkiye’de “süpermarket bakkala karşı” imajıyla özetlenen gerek imalat, gerekse de hizmet sektöründe faal küçük esnafın giderek büyük müteşebbisler karşısında ezilmesi, “Türkiye de Hong Kong olmaya doğru mu gidiyor?” sorusunu gündeme getiriyor. Türkiye’deki gibi ellerindeki son sermayeyi de tüketerek müteşebbislik vasfını kaybeden insanların Hong Kong’daki gibi gökdelenlerde yürütülen hizmet sektörünün isimsiz paryaları, taşeronları haline gelmeleri muhtemel.

Modern dünyayı karakterize eden bu ekonomik ve iletişimsel küreselleşme, maddî ve manevî beşerî gerekler arasındaki derin çelişkileri su yüzüne çıkarıyor. Daniel Bell’in ta 1970’lerde tespit ettiği gibi kabaca ulus-devletinin halkların iktisadî taleplerine küçük gelmesi iktisadi birleşme, kültürel taleplerine büyük gelmesi ise siyasî ayrılma yönelişlerine yol açıyor. Glokalizasyon kavramı, bu zıt, çelişkili süreçleri anlatmak için globalleşme ile lokalleşme tabirleri birleştirilerek icat edilmiş. İktisadî gereklerle gökdelenlerde bir araya gelen büyük şirketlerin çalışanları, diğer taraftan kültürel yabancılaşmayı aşmak için yeni kabilevîleşme süreçlerine giriyorlar. Ünlü “küresel köy” deyiminin mucidi çağdaş Kanadalı iletişim bilimci Marshall McLuhan’ın öngördüğü gibi internet toplulukları, baskı-öncesi kabilevî, şifahî kültürü çağdaş dünyada elektronik ortamda yeniden hayata geçiriyorlar.

Diğer taraftan gene benzer iktisadî saiklerle Türkiye’de sağlıksız, riskli bir şehirleşme süreci yaşanıyor. “Vaat edilen topraklar” gibi birtakım komplo teorilerince Türkiye’nin doğusu hızla boşaltılıyor, yöre halkı, terör korkusu ve geçim gibi sebeplerle giderek artan bir tempoyla batıda İstanbul gibi büyük şehirlere göçe zorlanıyor. Böylece köyler yok olduğu gibi şehirler de şehir olmaktan çıkıyor, İstanbul gibi büyük şehirler adeta devasa bir köyü andıran ucubelere dönüşüyorlar. Şehir sınırlarını çoktan aşarak ayrı bir ülke ve dünyaya dönüşen İstanbul’un “taşının toprağının altın” olmadığı artık herkesçe malum. Bu gibi büyük şehirlerin ve binaların insan doğasına aykırı, çarpık dizaynı, yaygın psikolojik rahatsızlıklara davetiye çıkarıyor. Modern şehir insanı, bir fobiler manzumesiyle kuşatılmış durumda: açık yer, kapalı yer, derinlik, yükseklik, uçuş ve de bizzat insan vs. korkularını anlatan agorafobi, klostrofobi, batofobi, aviofobi, antropofobi gibi. Büyük şehrin psikolojik hastalığı olarak panik atak, nezle kadar yaygınlaşmış durumda. Freud’un “bütün insanlık benim müşterimdir” sözü boşuna değilmiş, zahir.

Ne yaman çelişkidir ki sözde iletişim çağında insanların yabancılaşma ve yalnızlaşması, zirveye çıkmış durumda. Bilişim çağı, hakiki bilgilenme ve iletişim imkânlarını yok ederek aslında insanları daha çok yalnızlık ve cahilliğe sevk ediyor. [41] Türkiye’nin doğusundan batısına İstanbul gibi büyük şehirlere gelenlerin ayakta kalmak için bazı mekanizmalar geliştirmesi tabiidir. Sanal dünyada internet toplulukları oluşturma yanında reel dünyada, büyük şehirlerde gettolaşma ve hemşehrilik-temelli dernekleşme, belli başlı tutunma mekanizmaları olarak beliriyor. Ancak bu gelişme, Batıda olduğu gibi sivilleşme, sivil toplumsallaşma kadar kabilevîleşmenin dışlayıcı anlamında şiddet yönünde toplumsal radikalleşmeye de yol açıyor. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde artan hırsızlık, kapkaççılık olguları, bu gelişmenin bir göstergesi.

Bilgi Çağının veya Bizzat Dünyanın Sonu

Son olarak sanayi-sonrası topluma özgü ekonomik ve teknolojik trendlerin ekonomik ve kültürel kadar demografik gelişmeyi nasıl etkilediğine de değinelim. Sezaryenli doğmuş çocuklu çekirdek ailelerden oluşan bir toplum, özellikle Türkiye’de geleceğin toplumu olarak görünüyor. Sosyo-ekonomik gelişmenin altyapısını oluşturan demografik gelişmeyi etkileyen faktörler, beş başlık altında toplanabilir:
Birincisi, geçimin zorlaşması. Kabaca bir gözlemle eskiden, başlık parası, takı, beyaz eşya vs. gibi giderlerden dolayı evlenmek zor, ancak geçinmek kolaydı. Günümüzde ise durum tam tersine döndü. Şimdi evlenmek kolay, geçinmek zor. Firmaların oldukça makul fiyatlara beyaz eşya ve mobilya paketleri sunmasıyla evlenmenin demirbaş masrafının oldukça düştüğü günümüzde bir eve giren 5-6 tane fatura ve özellikle her ay bir beyaz eşya tutarında kira ödemesi, memurlar gibi orta gelirli evlilerin belini büküyor. Kiraların bir memur maaşının 3/2’si veya yarı tutarına çıkması, memurlar gibi kesimleri İstanbul gibi yerlerden başka yerlere göç etmek zorunda bırakabiliyor.

İkincisi, geçimin giderek zorlaşmasından dolayı evlenme yaşının hayli yükselmesi. Eskiden belki daha çok akademik kariyer yapanlar geç evlenirdi. Şimdi sosyo-ekonomik şartlardan dolayı evlenme yaşı, tahsilli-tahsilsiz herkes için yükselmiş, kabaca 20-25’ten 30-35’e çıkmış durumda. Sağlıklı bir nesil için anne ile baba adaylarının örneğin kadın 35, erkek 40 olarak toplam yaşlarının 75’i geçmemesi gerektiği, tıbbî bir gerçektir. Bu gerçeğin ihlaline toplam yaşları 75’i geçen ebeveynlerden doğacak çocuğun genel anlamda kalitesi kadar artan yaş farkından dolayı ebeveyn ile çocuk arasındaki müstakbel iletişimin de olumsuz etkilenmesi mukadderdir.

Üçüncüsü, geçimin zorlaşmasından dolayı evlenme yaşının bu kadar yükselmesi, doğal olarak ebeveynlik yaşı kadar çocuk sayısını da olumsuz etkiliyor. Dünya çapındaki verilere göre doğum oranı en düşük 10 ülkeden 9’u Avrupalı. Avrupa’da doğum oranı istikrar eşiği olan 2,1’den çok daha az, 1,3 seviyesinde, bu eşiğin üstüne çıkan bir ülke yok. Aile mefhumunun bitişiyle birlikte Avrupa’nın neslinin kökü kurumak üzere. Zaten az sayıda dünyaya gelen çocuğun çoğu, bir de ana-babalı normal bir aile ortamından mahrum olarak sosyal hizmet kurumlarında büyüyor. Bugün Avrupa’da ekonomik hayatı kimin yürüteceği sorusu, derin bir endişe sebebi. Nüfusun düşme trendine girmesi, gelişmekte olan ülkeleri de endişelendirmeye başladı. Çin’in doğum oranı 1970 yılındaki 5,8’den günümüzde 1,6’ya, Hindistan’ınki 5,8’den 2,9’a, Endonezya’nınki 5,6’dan 2,4’e geriledi. Buna karşılık Yahudiler ve İsrail, aile başına düşen çocuk sayısında dünyada birinci. Yahudilerin aile başına çocuk sayısı, Amerika ortalamasının çok üzerinde. İsrail’de ailelere çocuk yapmak için yoğun teşvik var. İsrail içinde en yüksek doğum oranı “Ultra Ortodoks” ailelere ait; gruptaki her bir Yahudi aile başına yaklaşık 8 çocuk düşüyor. 2003 yılı istatistiklerine göre İsrail’de aile başına ortalama 4,8 çocuk düşüyor. Bu da nüfus artışının arkasındaki ideolojik güdüyü gösteriyor.

Türkiye’de yıllarca nüfus kontrolü propagandası yapıldı, çok çocuk sahibi olmak neredeyse ayıplanır oldu. Oysa şimdi gittikçe zorlaşan hayat şartları, tahsillisi-tahsilsizi, liberali-muhafazakârıyla her kesimden insanlarda kendiliğinden, genel bir nüfus kontrolüne yol açtı. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün son verilerine göre bugün aile başına düşen ortalama çocuk sayısı 2,1 ile Türkiye’de nüfus artışı tehlike sınırında bulunuyor. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın da teşvik ettiği gibi, ancak asgari üç çocukla nüfus artışı, normal hızını koruyabiliyor. Karı-koca ile biri kız, biri erkek iki çocuktan oluşan çekirdek aile imajı, reklâmlarda sürekli yansıtıldığı gibi ideal olarak insanlara empoze ediliyor. Hatta bugün bazı eşyalar ve evler bile bu iki çocuklu çekirdek aile standardına göre yapılıyor. Oysa ne yazık ki ileride bu çekirdek ailenin çocuklarının amca, dayı, teyze veya haladan ikisi olmayacak.

Dördüncüsü, sezaryenli doğum, Günümüz Türkiye’sinde maalesef sezaryenli doğum normal, normal doğum, anormal hale geldi. Sadece hayatî, istisnaî durumlarda tıbbî zorunluluktan başvurulabilecek bir yöntem olan sezaryenle doğum, bugün gerek doktor, gerekse de hamilelerin gafletiyle neredeyse normal doğum oranını geçti. [42] Oysa adı üstünde insanın hayat boyu sağlığı, normal doğumdan geçiyor. Tıbbî bulgulara göre sadece normal doğum esnasında salgılanan “sevgi hormonu” oksitosin, anne ve bebek arasında başka türlü kurulamayacak bir bağın kurulmasını sağlıyor. “Zahmette rahmet vardır” sözünün anlattığı gibi çocuğun normal doğum esnasında salgılanan bu hormon eşliğinde dünyaya gelişi, onu hayatın zorluklarına karşı dirençli kılıyor. Yapılan deneyler, normal doğan çocukların sezaryenle doğan çocuklardan çok daha strese dayanıklı olduğunu ispatladı. Ayrıca ABD’de yapılan bir araştırma, sezaryenle doğan çocukların ilk 28 gün içinde ölme riskinin normal doğumla dünyaya gelen bebeklerden 3 kat fazla olduğunu gösterdi. Fransa’da yapılan bir araştırma da sezaryenle doğum sırasında annenin kan pıhtılaşması, iltihap ve anestezi etkisi gibi sebeplerden hayatını kaybetme riskinin, normal doğum yapan annelerden 3,6 kat fazla olduğunu ortaya koydu. Bu bakımdan kanaatimce sezaryenli doğumun gaflet, dalalet ve hıyanetle moda haline getirilmesinin televizyonla birlikte Türkiye’nin geleceğine en önemli tehdidi oluşturduğunu söylemek abartı olmaz.
Beşincisi, eskiye nisbetle artışa rağmen boşanma oranları, dünya ortalamalarına göre Türkiye’de henüz makul, iyimser bir düzeyde bulunuyor. Türkiye’de tüm toplumsal-kültürel çözülmeye rağmen aile kurumu önemini, varlığını korumaya devam ediyor.

Evet, yaşayacağımız geleceğin toplumu, pek iç açıcı görünmüyor. Bütün bu sosyolojik gözlemler bir yana, gerek kendi, gerekse de dış tabiatı hoyratça kullanarak yıpratan insanoğlu, bindiği dalı kesmek üzere. Tehlikeli boyutlara ulaşan küresel ısınmadan dolayı dünya iklim dengesi kökten bozulmaya yüz tuttu. Diğer bir deyişle dünya, miadını doldurmak üzere. Mevcut göstergelere göre iklim bilimciler, yaşanabilir bir dünyanın kalan ömrünü 60-80 yıl arası tahmin ediyorlar. Yani 80, bilemediniz 100 yıl sonra kıyamet kopacak. Amerika başta olmak üzere bazı büyük ülkelerin imzalamaktan kaçındığı Kyoto Sözleşmesi, bu kötü gidişatı durdurabilir mi? Bunlar, bizi umutsuzluk ve karamsarlığa mı sevk etmeli? Hayır! Bize emredilen, “kıyamet koparken bile elimizde bir fidan varsa ve kıyamet kopmadan dikebileceksek dikmek.” Bundan daha büyük bir umut vesilesi olabilir mi?

Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler. [43]

*MÜSİAD Çerçeve Dergisi / Yıl 16 / Sayı 47 / Ağustos 2008, s. 34-43
 
 

İsminiz
Mail adresiniz
Konu
Mesajınız

 
 

::: Prof. Dr. Bedri GENCER - Diğer Yazılar

 
# 30 Kasım 2017 Perşembe
# 8 Mayıs 2017 Pazartesi
# 4 Ekim 2012 Perşembe
Aşkınlıktan Yüceliğe Tüketim
Postmodernizm çağında açığa çıktığı gibi modern ekonominin “ihtiyaç, üretim, tüketim gibi bütün kavramları temelden maluldür. Bu illetin arkasında ise dayandığı dünyagörüşüne ilişkin meta-ekonomik bir büyük değişim yatmaktadır.
 
 

 
 
 

 

 

::: BİLKA Haberci

İsminiz
:
e-Posta
:
 
 Katıl  Ayrıl
 
BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008 - Tüm hakları saklıdır