BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi
 
Buraya kadar kitaplarda anlatılan İstanbul’u anlattım. Ya benim İstanbul’um ben onu nasıl görüyordum.




Av. Nuray Ergin

# 25 Şubat 2015 Çarşamba
Kişi kendi adının manasını taşırmış. İsmi ile müsemma olan insanın kökeni nasıl nisyandan geliyorsa ve her seferinde unutabiliyorsa kendini ve ezelini; benim için tüm dünyanın şehirleri içinde en büyülüsü olan İstanbul’ da kendi sırını taşıyan nadide bir şehirdi. İstanbul isminin kökeni Antik Yunancaya kadar dayandığı rivayet edilmekte, Türklerin İstanbul`u ele geçirmesi sırasında ve öncesinde; Selçuklularda olduğu gibi şehre Stamboul-Stambul denmekte ve Türklerin yanı sıra; 10 uncu yüzyılda Arapların 12 inci yüzyılda da Ermenilerin şehri bu isimle çağırdığı bilinmektedir. Ancak devlet işlerinde Osmanlı İmparatorluğu, Konstantiniyye ismini kullanmıştır. Şehrin İstanbul-İstambol ismini sık kullanması ise 17`inci yüzyılda; Evliya Çelebi’ nin şehirden bu isimle bahsetmesiyle başlamıştır. İstanbul kelimesi Yunanca eis tén pólin ya da sten pole = şehire doğru ya da şehirde tümcesinden gelmekte olup 18`inci yüzyılda III. Mustafa döneminde ise; paraların üzerinden Konstantiniyye kaldırılarak, İstambol`u konulunca resmiyete dönüşmüştür.

İstanbul’un şiirde de çok önemli yeri bulunmaktadır. İstanbul, “Bu şehr-i Stambul ki bi misl ü behadır/Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır” diyen Nedim ,Ahmet Hamdi Tanpınar’a; “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” diyen Necip Fazıl Kısakürek, “İstanbul’u düşünüyorum gözlerim kapalı” ya da “Urumeli Hisarı’na oturmuşum/Oturmuş da bir türkü tutturmuşum” diyen Orhan Veli Kanık bunlardan sadece bazılarıdır.

Buraya kadar kitaplarda anlatılan İstanbul’u anlattım. Ya benim İstanbul’um ben onu nasıl görüyordum. Bu şehirde hem kaybolmanın hem de yeniden var olmanın o garip neşesini bilen ben ne yazmalıydı onun için… Ona yazdığım şiirlerimde ben de artık şehrin bir parçası iken onu nasıl anlatabilirdim. Bir aşığın sevgilisinden bahsetmesi başkalarına ne kadar zorsa İstanbul da benim için anlatılması çok zor ve sırrı kendine münhasır bir şehirdi. İstanbul’u sevmeye doyamazdınız bir de bakmaya. İstanbul’u anlamak için gözlerinizi kapatıp camilerden gelen ezan seslerine karışan İstanbul’un diğer seslerini dinlemeliydiniz. İşte o zaman bu şehirde o kaybolmuşluk hissi ile kendinizi bulabilirdiniz. Kendinizi arayıp bir yandan güzel bakan gözlere sahip o insanları ve yürekleri de yakalamak isterken sokaklar size çok kalabalık gelebilirdi. O insana rastlama umuduyla ara sokaklara dalabilirdiniz. Bir rüyanın içinde yolculuk eder gibi hissederken kendinizi, gökyüzünde bulutlardan gelen mesajları okurken bulabilirdiniz. Çevrenizde dünya kesmekeşesi içinde koşturan insanların arasında sizinle aynı sırrı gören ve paylaşan insanları arayabilirdiniz. Ne yazık ki o kalabalık yalnızlığın ortasında öyle bir göze tesadüf etmek çok nadir olurdu. Ama bazen imkânsız dediğiniz şey olurdu ve o gününüz sizin için harikulade bir güne dönüşebilirdi. Aynı anda aynı varlığı düşünen insanlar arasındaki o görünmeyen bağı hissetmek ve biz diyebilmek ne kadar güzeldi. O yüzden hiç kendinizi yalnız hissetmezdiniz. Sizi saran bir kol ya da elinizi tutan bir el aramaz ve size el sallayarak veda eden o insanın ruhunda aynı sırrı yaşarken aşkın yüreğine elinizi koyarak ona cevap verirdiniz. O an ruhunuzu kucaklayan o sevgiyi yüreğinizde hisseder, seven ve sevilenlerin var olduğu bu dünyada yürümek ne kadar güzel diye birkaç damla yaşın gözlerinizden akmasına engel olamazdınız. Hemen arkasından gelen gülümsemenizi anlamalarına ise imkân yoktu.

Dünyaya yakın oldukça hayatınız sıradanlaşırken dünyadan kalbinizi her çektiğinizde tüm âleminiz renklenir ve güzelleşirdi. İçinizdeki o coşku kâğıda bir şiir olarak nakşeder bazen de dilinizden bir melodi olarak çıkardı.Bazen de kendinizi o anı bir resimde bir kareye sığdırmaya çalışırken bulabilirdiniz. İstanbul perdelerini açıp sizi saklarken bir bebek gibi koynunda koruyabilirdi. Dinlediğiniz her müzik ve baktığınız her anı yüreğinizde hisseder ve o müziği dinlerken arka fonda yer alan sözleri dinlemeye başlardınız. Kulakların duyamayacağı o his sizi sararken yalnızlığın bir insana ancak bu kadar yakışabileceğini anlardınız. Herkes sizin yalnızca yürüdüğünüzü düşünürken siz sadece hissederdiniz.

Aşkla yürünen her yol güzeldir, gönül aşkla olunca o insanın güzelliği daha da bir artar bil ki aşkla çirkin insan güzelleşir. Bil ki yüreğim suratının asık ve mutsuz oluşu sevgisizliğindendir. Yüreğim bırak insanlar sana benzemesin. Herkes gibi de olma yüreğim benzeme herkese. Ay ışığı düşsün o narin ve kırılgan yüreğine. Sen yalnız da parlarsın ve bilinirsin gökyüzünde.Sen yalnızca kendini tanı. Beni tanımasan da olur. Hüzünle bir güvercin kalkıyor gözlerimden onu görmesen de olur. Yalnızca bir şiirdir bu yazdığım, sen çayını içmeye devam et.
 
 

İsminiz
Mail adresiniz
Konu
Mesajınız

 
 

::: Av. Nuray Ergin - Diğer Yazılar

 
# 22 Eylül 2018 Cumartesi
# 4 Nisan 2018 Çarşamba
# 30 Kasım 2017 Perşembe
# 8 Mayıs 2017 Pazartesi
# 22 Şubat 2017 Çarşamba
# 27 Kasım 2014 Perşembe
Hukukun amacı başkalarına zarar verici eylemleri yasaklamak olduğundan hukuk kurallarının ahlakla olan ilgisi ortadadır. İnsan toplulukları, toplumlaşma aşamasına geçtiklerinden bu yana, her dönemde ahlâka sahip olmuşlardır.
 
 

 
 
 

 

 

::: BİLKA Haberci

İsminiz
:
e-Posta
:
 
 Katıl  Ayrıl
 
BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008 - Tüm hakları saklıdır