BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi
 
Selvigül Kandoğmuş Şahin
# 19 Aralık 2017 Salı

                                                                                      “Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun.”

                                                                                               (Sezai Karakoç)

 

 

 

Yılbaşı lapa lapa karlar yağar. Siz, yeni bir yılı değil de daha çok yağan karları, yalnızlığa terk edilmiş, bembeyaz sokakları, sizi bitimsiz muhabbetlere, sıcak çayların rayihasına çeken o karlı günleri özlersiniz. Her şey o günleri yaşamaya ayarlanmıştır. Sokaklar, rengârenk ışıklarla süslenmiş; vitrinler, donatılmış; alışveriş merkezleri, ayrı bir telaş ile sizin ayaklarınızı ve yüreğinizi kaydırmak için daha ışıltılı ve albenili, efsunlu bir dünyaya dönüşmüştür.

 

Dünyalar dönüşüp dururken bizim dünyamız da dönüşüyor, üniversite koridorlarında, amfilerde artık yüzümüzdeki gülümseme sorgulayan, arayan tedirgin bir suskunluğa dönüştüğü zamanlar. Doksanlı yılların heyecanlı gençliği olarak ara ara gittiğimiz kafelerin hemen ilerisinde, yolumuzun üzerinde, iki katlı mütevazı bir vakıf binasına gitmemizle ve Ülkü’nün “Ben yarın örtüneceğim.” demesiyle başlıyor her şey.

 

Donup kalıyorum; karlar yolları kaplamış, ellerim ceplerimde, çoktandır utandığım saçlarımı rüzgârlar savururken. Moraran ellerimle tuttuğum poşetin içindeki örtüden, annemin basma namaz eteğinden sanki bir sıcaklık yayılıyor, bir yol açılıyor yüreğime… Üniversitedeki arkadaşlar bizim hiçbir zaman gitmediğimiz çaylar tertip ediyorlar. Yılbaşı partisi, bu çayların en coşkulusu olacak. Hergele meydanında, “Çok yorgunum/ beni bekleme kaptan/ seyir defterini başkası yazsın/ çınarlı kubbeli mavi bir liman/ beni o limana çıkaramazsın/ çok yorgunum/ beni bekleme kaptan.” Nazım Hikmet’in yüreğimizi de yoran son şiirini okumuş da niye bu Ensar Vakfı’nın mütevazı binasına gelmiştik Ülkü ile.

 

Yorgunluk, dizlerimizde; yorgunluk, arayışlarla hırpalanmış yüreğimizde. Bir sessiz liman gibi sığındığımız, ahşap pencerelerinden rüzgârlar esen, yer yer boyaları dökülmüş vakıf binasının sıcak odaları. Yılbaşına birkaç gün var. Burada namaz kılmak hoşumuza gidiyor. Yeni bir dünyanın kapılarını aralarken sonsuz bir huzur yayılıyor çehremize oradan; yıpranmış, arayışlarla bozguna uğramış dünyamıza. Bir sevgi iklimine doğru yol aldığımızı anlıyor, heyecanlanıyor, yüzümüz alev alev, nasıl davranacağımızı bilemiyoruz. Ama Ülkü, daha cesur ve kararlı, farkındayım. Sonradan milliyetçi olduğunu öğrendiğimiz Yasemin, gözlerini kocaman kocaman açıyor ve yaradılıştan ürkütücü olan miyop gözleriyle yaklaşıyor bize. “Ben yardım edeyim, gelin örtünüzü bağlayayım…” derken, biz bir adım daha geri gidiyoruz. “Sonra, sonra inşallah.” diyerek kendimizi yurt binasının dışına, fırtınaya, savurganla birlikte yağan kara ve yine sorgulamalarla yüreğimizin üzerine abanan dünyaya adım alıyoruz. Akşam namazı için tekrar vakfa geldiğimizde, bizden büyük Nezahet Abla yılbaşı kutlamalarının haram olduğundan bahsediyor. Birden donup kalıyoruz. Her yıl dört gözle beklediğimiz, çok uçlarda kutlamasak da ailemizle çekirdek çitleyerek, fındık fıstık yiyerek, çaylı kahveli sohbetlerle yılbaşını kutlamak, nasıl haram olur? Şaşkınız, “Bu kadar da olur mu acaba?” diye kaygıyla bakıyoruz ablanın yüzüne. Bizim sorgu dolu bakışlarımıza, balköpüğü rengindeki gözlerinden bitimsiz bir sevgi akarken: “Ah güzellerim, ne kadar harama alışmışız değil mi?” diye soruyor. Evet, harama alışmak, haramın bir alışkanlık olarak yaşantımızda öylesine sinsi bir şekilde yer etmesi ve sorgusuz sualsiz öyle masumca onu yaşamamız. Mustafa Kutlu’nun Süheyla’sı, kaybolan bir tokayı bile ararken sorgulamıştı; bir tokadan bile vazgeçemezken, bir dünyadan nasıl vazgeçilir? Bizler de aynı ruh çırpınışları ile şaşkın bakakalmıştık Nezahet Abla’nın yüzüne. Bizim bakışlarımızdan cesaret bulan abla, yerlere kadar uzanan pardösüsüne uyum sağlayan ve yüzünü çevreleyen nuranî bir ışımayla kendimiz için erişilmez bir güzellik olarak algıladığımız örtüsüyle, simasına yayılan, içimizi ısıtan bir tebessümle anlatmaya başlamıştı. O zaman billur bir ırmak gibi yüreğimizi, üşüyen ellerimizi, yorgun ayaklarımızı devaya taşır gibi konuşmuştu. Anlatmıştı. Gözlerinin rengi daha bir açılıyor, güzel yüzü koyu renk başörtüsünün kıvrımlarıyla sanki kızarıyor; o daha bir heyecanlanıyor. Üzerimizdeki blucinlerimiz, kısa ceketlerimiz, omuzlarımıza dökülen ıslak saçlarımız, her şeyimiz şimdi daha bir üryan, daha bir utanıyorlar anlatılanlarla… Ve daha bir üşümek geliyor titreyen ayaklarımıza. O zaman akşam ezanı Süleymaniye’den karlarla kaplı yollara, akşam esnafının bereket dileyen çehresine, soğuk sular akan şadırvanlara, yılbaşı alışverişi için yollara dökülmüş insanların üzerine akarken, bahçedeki çeşmeye abdest almaya gidiyoruz. Abdest aldığımız bahçe ne kadar sade ve o kadar da terk edilmiş gibi. Oysa bizim için cennet köşelerinden bir köşeye dönüşüyor. Sıraya giriyoruz ve üşüyen azalarımızı yangınlara taşıyan, ırmaklara eş balköpüğü gözleriyle yüreğimizi yıkayan ablamızın sözleri gibi arındıran sulara bırakıyoruz sonra.

 

Arınmak; yılbaşı merasimlerine katılmamak, anlıyoruz. Arınmak; hediyeler alarak ulu orta gülmemek, anlıyoruz. Arınmak; kızlı erkekli toplantılardan uzak olmak, anlıyoruz. Arınmak; bizi erdemler durağına taşıyan namazın secdeleriyle yeniden yeniden doğmak, anlıyoruz. Anlıyoruz, ağlıyoruz… Anlıyoruz, arınıyoruz…

 

Ertesi gün Ülkü, kütüphaneye örtülü geldi. Aynı gün okul yolunda dışarıda bir kız gördüm. “Allahım, dedim, Allahım! İşte, işte bu kız gibi örtünebilirim.” Ülkü’nün örtülü geldiği gün, ben de örtünme kararı aldım. Aradan yıllar geçti. Ben, o yılları hiç unutmadım. Bugünün inşasını, dünden aldığım ilhamla manevî dünyama taşımışım haberim olmadan. Dünün yaşantısı, dünün hataları bizi erdemlere, mutlak hakikate, vahyin eşsiz durağına getirmek için yaşanmış, anlıyorum. Her yılbaşı gecesi, Nezahet Abla’nın duru yüzünden tebessümler akar. Her yılbaşında o günlerin heyecanı, genç yüreğimin çırpınışları, beni şükür secdelerine, hidayete ram olmuş gecelerin seherlere açılan sabahlarına taşır.

 

Yeni bir miladi yıl geliyor. Topyekûn dünya olarak bu yeni yıla hazırlanıyor herkes. Hediyeler çoktan alındı. Sofralar için menüler düşünüldü. Tatil rezervleri yapıldı. Kendi kültür ve inancımıza uymayan nice kutlamayla milli bir kutlamaya dönüşmüş durumda yılbaşı eğlenceleri. Toplumsal travmalarla yaşadığımız kimlik krizinin çıkmazlarında, ülkem insanı bu kutlamaları en doğal hakkı olarak görmede. Oysa Rabbimiz bizi uyarır: “Zulüm yapanlara en ufak meyil göstermeyin; yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz de yoktur; sonra yardım da göremezsiniz. (Hud, 113) Fransa’da, Amerika’da, İngiltere’de sonra birçok dünya ülkesiyle birlikte İsrail’de, kan döken, Müslümanların kutsal mübarek bayramlarında onların evlerini ateşe veren İsrail’de, yılbaşı kutlamaları büyük bir coşkuyla gerçekleşecek. Efendimiz: “Kim, başka bir millete (başka inançtan insana) benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyurmuştur. Ebu Davud’dan rivayet edilen bir hadise göre Efendimiz uyarıyor: “Onlar bir keler deliğine girseler, siz de onları takip edeceksiniz.” diye Hıristiyan ve Yahudilere benzeme hususunda, Müslümanların düşeceği hatayı o zamanlardan işaret buyurmuştur.

 

Haramların alışkanlık halini aldığı zamanları yaşıyoruz. Sınırlarımızı, mümin bireyler olarak haram ve helal noktasındaki aslî sınırlarımızı bilmek zorundayız. Yoksa helake sürüklenmek an meselesidir.

 

Evlerimizi, bize ait olmayan hayatların aktığı ekranların rengârenk kuşatıcılığı ile soluklarken. Yılbaşının bizi kendi öz kimlik ve kültürümüzden, manevi iklimlerimizden uzaklaştıran, ayartan programlarına teslim olmadan kendi programımızı yapmalıyız. Rabbim, çocuklarımızı, gençlerimizi kendi öz manevî değerlerine uygun yaşamayı nasip etsin.

 

Üstad Sezai Karakoç’un dediği gibi bizi bizden eden, “Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun.”

 
 

İsminiz
Mail adresiniz
Konu
Mesajınız

 
 

::: Selvigül Kandoğmuş Şahin - Diğer Yazılar

 
# 20 Eylül 2018 Perşembe
# 4 Mayıs 2018 Cuma
# 17 Mart 2018 Cumartesi
# 14 Şubat 2018 Çarşamba
 
 

 
 
 

 

 

::: BİLKA Haberci

İsminiz
:
e-Posta
:
 
 Katıl  Ayrıl
 
BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008 - Tüm hakları saklıdır