Değişebilmek

Değişebilmek
Değişebilmek Doğa yasaları değişmese de, canlıların gelişme yönünde her an bir değişim geçirdiği açıkça görülür. Değişmeyen bir canlı ölüme mahkûmdur. Tohum ve embriyon değişerek yetkinleşmese yok olur gider.

İnsan da bir canlı olarak aynı değişim ve gelişim yasasına tabidir. Ancak insan insan olarak sırf biyolojik bir varlık değildir, onun bir ruhu ve ondan da önemli “tin” dediğimiz akıl ve anlam yanı vardır. O, asıl bu yanı ile insandır.

İşte bu yanımızda hepimiz aynı yüksek değerlere sahip bulunmaktayız. Üstelik bunlar içinde ahlâki değerler ve onların eylemlerimizle gerçekleştirilmesi bizi “onurlu bir varlık” mertebesine yükseltir.

Bize onur kazandıran bu ahlâki değerlerden biri, bizi değişimden koruyan, kimlik ve karakter bahşeden “kendine sadakat” dediğimiz değerdir. Kendimize ve başkalarına güven veren, irademizin sağlamlığını ve sürekliliğini deyimleyen, sahip olduğumuz ilke ve değer yargılarında herhangi bir değişiklik yapmamızı engelleyen, yaşamımıza doğru bir çizgi çeken bu değerdir.

Ahlâka aykırı her eylem, aslında insanın kendinden ve ideallerinden ayrılmasını, daha iyi “ben”ine karşı sadakatsizliğini deyimler.

Ancak, “açık kalplilik” dediğimiz diğer ahlâki bir değer “kendine sadakat” ile bir gerilim ilişkisi içindedir; bu yüzden birbirleriyle uyum sağlamak, birbirlerini tamamlamak durumundadır.

Eğer insan aynı zamanda yeni bilgiler, yeni ve daha derin değerlere karşı içten bir açıklık ve alıcılığa sahip değilse, kendine sadakat bir iç daralmasına ve katılaşmaya götürür. Bunun içindir ki, LEIBNIZ “prensip düşkünlüğünden sakının!” der. VOLTAIRE de “sistem içinde insan, bu gün düşündüklerine yarın gülmek hakkını her zaman muhafaza etmeli” demektedir.

BERGSON` un bize seslenişi daha köklü ve daha çarpıcıdır. O der ki, “şuurlu bir varlık için mevcut olmak değişmeye, değişmek olgunlaşmaya, olgunlaşmak da kendini hudutsuz bir surette yaratmaya bağlıdır”.

Ne var ki, ilkelerinde değişiklik yapmak kolay bir iş değildir. Bu ruhsal bir sarsıntı ile ortaya çıkar. Çünkü ilkelerimiz gittikçe bir “olması gereken” olmaktan, diğer bir deyimle bir ilke olmaktan çıkıp alışkanlık haline gelir. Doğal bir güç olan alışkanlık ise bizi özgürlüğümüzden, seçme olanağından yoksun bırakır.

Bu yüzden, değişimde geçirilen sarsıntı bir kurtarıcıdır. İnsan böylece içten canlı ve hareketli kalabilir ve değer yaşamında zenginleşip olgunlaşabilir.

Üstelik bireyin vicdanında yeni bir değer algılamakla gerçekleşen değişim toplumla o kişi arasında bir gerilim ve çatışmalara da neden olabilir. Bu trajik olayla o kişi “dönek” olarak nitelenip nefretle karşılanır.

Bu konuda olmak üzere, yeni bir bilgi ve değerle kendini sarsmış olana karşı toplumun bütün gücüyle savunmaya geçeceğinden, bireyle toplum, kişilikle kitle arasındaki bu çatışmada ise, genellikle yeni değeri bulgulayanın kendini feda etmek zorunda kalacağından vurgu ile söz edilir.