İfrat ve Tefrit Duraklarından Sonra 28 Şubat ve Başörtüsü
Üniversite üçüncü sınıfta tesettüre girme kararı aldığımda; sorgu dolu yıllar, nice sabahlara kadar süren muhasebe yüklü gecelerle uzun, derin ve o denli de benliğimi uyuşturan bir uykudan uyanır gibi mi olmuştum… O günlerin heyecanını ve coşkunluğunu, samimiyetini hiçbir zaman unutmadım.
Hz. Ömer’in bir duruşu, kavi ve sağlam bir kişiliği, tavizsiz bir yapısı vardı. Bu dağlar gibi sağlam ve muhkem duruşuyla, erdemli ve soylu kişiliğiyle teslim olup, Allah’ın inayeti ile Kur’an’la muhatap olacaktı. Ve Allah Resul’ünü adeta öldürmeye giderken yeniden dirilecek, yüreğinde yeşeren sancılarla, Hakk’a, adalete, tam teslimiyete, Allah’ın Habibi’ne, adeta yeniden dirilişe yürüyecekti. İşte bu erdemli ve muhkem duruşa, muvahhit teslimiyeti, şuurlu inanışı, gözyaşıyla yaptığı ibadetleri, Rabbini birlemesi, tevhidi hakkıyla yaşaması, Allah Resulüne olan sağlam bağlılığı eklenecekti. Sağlam bir kişiliğe giydirilen, içsel ve dışsal korunaklı, muhkem ve her anlamda teslimiyet yüklü bir takva elbisesi gibiydi onun imanı. Hz. Ömer teslim olmuş, Müslüman olmuştu çünkü.
Bizler doksanlı yıllarda zorlu süreçler yaşadık. Zor zamanlardan geçtik. Nasıl olduysa sorgulamalarımızla teslimiyet duraklarından sonra, Allah’ın emrettiği gibi yaşama kararı aldığımızda oldu ne olduysa… Öğrenci olduğumuz dönemde yaşadığımız bu dönüşüm ve değişim, ailelerimizi, devletin ve tüm kamusal düzenlerin beklentilerini karşımıza alarak, inandığımız gibi yaşama kararı alarak bir duruş ortaya koymaktı aslında. En yakın arkadaşım örtündüğünde babası başına Kur’an-ı Kerim’i fırlatmıştı. Bir diğer arkadaşımın babası eşarplarını kesmiş, arkadaşıma darp uygulamış, günlerce eve kilitlemişti. Köy kökenli bir ailem, ümmi bir annem vardı. Onun metaneti ve teslimiyeti hep bana ilham oldu. Annem her zaman en doğruyu yaptığıma inanırdı. İstikbalime engel olan örtünme kararım karşısında da suskun kalarak bana sessiz bir teslimiyetle destek olmuştu. Yalnız yengem, “ben Müslüman oldum artık” diyerek karşılarına örtülü çıktığım gün, “sanki senin bu evden ölün çıkmıştı” diye o günleri anlatır. Yani bizler o yıllarda dramatik bir ironi olarak yansıyorduk ailemize, çevremize, en yakınlarımıza…
Yine aynı yıllarda her zaman takdir ettiğim Hukukçu, Kezban Hatemi televizyonda bir konuşmasındabir tutam saçdiyordu. Bir tutam saç görünse ne olur görünmese ne olur gibi bir ifade kullanmıştı sanki. Yeni yeni yazdığım yıllar. Ruhumda gerçekleşen devrimlerle hayatım, yürüdüğüm yollar, beraber olduğum insanlar, okuduğum kitaplar, uğradığım mekânlar bir bir değişiyor. Heyecanla yazdığım bir yazıyla o yıllarda neşredilen Selam Gazetesi’nde, “Seher Notları” adlı köşemde kendisine cevaben aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Şimdiki zamanlara oldukça romantik, belki melankolik, hatta biraz da abartılı gelse de bu yazının tek bir satırını dahi değiştirmeden öncelikle siz okurlarımla paylaşmak istiyorum ki tıpkı Ömer Karaoğlu’nun yürekten yansıyan marşları gibi yaşadığımız döneme samimi bir dipnottur bu sesleniş:
“BİR TUTAM SAÇIN HİKÂYESİ
“Örtülerin en güzeli ki,‘ Takvâ elbisesi’dir.
Hem kadın için hem de erkek için en güzel olandır.”
Ruhumun insanlaşmaya başladığı demlerde, yüreğimin devrimlerini, engin yeminlere boğuyorken, ‘LA’ demeye başladığımda, ilk utanan saçlarımdı omuzlarımda.
Ben kadınlığımla, sade cismani varlığımla dolaşıyordum bu şehrin sokaklarında. Bir tutam saç diyordum. İçimdeki isyanı bastırarak, yüreğimi müsterih kılmak, nefsime biraz daha yaranmak için. Sonra nefsime ağır gelen sancılarıma yönelerek, “ bir tutam saça mı yenik düşeceksin “ diyordum.
Yüreğimdeki devrim ruhumun en ücra çöllerini kuşatıyor, bir çocuk saflığıyla büyüyordu bedenimde ruhum. Oysa en hassas ayarda, hep kırıldı kırılacak korkusuyla, melûl ve ürkek bekliyordu. Saydam giysisinde ruhum gürbüzleşiyor, saflaşıyor, akıyordu ırmak ırmak… Gözyaşlarıyla arınmanın telaşında, adım alıyordu hata çukurlarından. Alnımın secdelerle buluştuğu demler arttıkça, daha bir utanıyordu omuzlarımda saçlarım.
Bir tutam saç ruhumun devrimini ikiye bölüyordu.
İçimde bir şeyler var olmaya, dirilmeye, imani sancılarımla boğuşmaya başladığımda, artık sorgulamalarım da dışıma yansır olmuştu. Bu giydiğim elbiseler, saç şeklim, başkalarının karar vermesiyle oluşan giyim tarzım, nasıl bana ait olabilirdi. Duaya durduğumda bir seher vakti, yağmurlar boşalıyordu ruhumun çöllerine. Sancılarım artıyor, ruhum daralıyor, buhranlarım ayyuka çıkıyordu sayıklamalarla beraber.
Neden sonra anladım ki, bir tutam saçın sancısıydı, saç tellerime muvahhit duyarlılığını işleyip, teslimiyet bağının ilk düğümünü atan. Sorgulamalarla boğup, bedenimdeki yabancıyı, doğurmak isteyen içimdeki, ‘BEN’ i.
İsyan bayrağını çeken dünyanın evrensel pazarlarına, sömürgenin bir parçası olmamaya, kanıyla, canıyla, içiyle, dışıyla, Müslüman kadınlığımdı.
Şafaktan utanan saçlarımla, aydınlık güneşlere utanmadan çıkmak için, ter dökerekten, her telini giydirip Rabbimin emrine, avuç açarak, yalvararak,
Doğur Ya Rab!
Doğur ki, doğsun içimizin güneşi, sönmemek üzere. Doğur ki, bir meltem süzülsün cennetin diyarlarından Müslüman yüreklere.
Doğur Ya Rab! Bedenimde, dirilmeye hazırlanan ruhumun aklanışıdır bu. Bu saçlarımın, bu ellerimin, günahlarımın, sömürülmeye hazırlanan kadınlığımın tövbesidir.
Bir doğuş ki, örtüyü başımdan, omuzlarımdan aşağılara saldığımda, ruhumun ve tüm bedenimin bayramıydı. Ruhumun örtüsü, gözlerimin akına, oradan tüm dünyama yayılmış, bir sonsuz mevsimi başlatmıştı damarlarımda. Pembe gülücüklerimle selamlar dağıtıyordum dünyaya. Bu, gerçek mutluluğun, ruhta imani dirilişin, gerçek teslimiyetin günüydü.
Müsüman kadınlığımla örtüyorum saçımın her telini. Allah’a olan teslimiyetin, gerçek kulluğun semeresini ödemenin sorumluluğuyla, kuşanıyorum örtülerime.
Kutlu ve Saliha kadınların izini sürmek için. Çağdaşlık adına, çağdışılığın temsilciliğini üstlenenlere inat, sıkıyorum örtümün düğümünü. Müslüman kadınlığımın simgesi olan örtümün savunmasını yapmaya her zaman hazırım.
Örtülere bürünüp, Allah’a kul olma bilincinde olan mümineler, Ruhlarımızı giyinik tutalım. Tutalım ki asıl giyinik olan yerimiz orasıdır. Ve sımsıkı sarılalım örtülerimizin düğümüne.
Müslüman kadın kimliğimizin bir sembolü olan örtülerimize layık olmaya gayret gösterelim. Allah’a, O en büyük olana, en Sevgiliye layık olmaya çalışalım.”
Bu yazı başörtüsünün sorgulandığı ve bir metaa dönüşen, aksesuar halini alan örtünün anlam kargaşasıyla sorgulandığı, doksanlı yıllarda örtünen entelektüel kadınların açılma mücadelesi verdiği bu günümüze bir mektup gibi düşüyor adeta.
O zamanki duyarlılığım ve heyecanım var mı diye yüreğimi yokluyorum.
Aradan geçen onca zaman sonrasında kaybettiklerime ve kazandıklarıma bakıyorum.
Ruhlarımızı giyinik tutalım, asıl giyinik olan yerimiz orasıdırdediğim zamanlardan bu zamanlara neredeyse 30 yıl geçmiş.
Bu cümlelerin tezahürü bu zamanlarda nasıl karşılık bulur. “İsyan bayrağını çeken dünyanın evrensel pazarlarına, sömürgenin bir parçası olmamaya, kanıyla, canıyla, içiyle, dışıyla, Müslüman kadınlığımdı”diye haykırır gibi yazdığım zamanlardan bu günlere bu seslenişin yankısı bu günün örtülü gençlerine ne ifade eder?
Nilüfer Göle,Modern Mahrem’i yazmıştı o yıllarda. Üniversitede örtünmeyi tercih eden bu dik kafalı, devleti, ailelerini karşısına almış kızlar herkesin gündeminde, kimilerini yerdiği, kimilerinin de sahiplendiği kimselerdi. Okullarını bırakanlar oldu, peruk takarak çözüm arayışlarına gidenler ve örtüsünü çıkaranlar. Zor bir süreçti gerçekten.
Aradan onca yıl geçtiğinde geçmişte yaşadıklarımız yaşayamadıklarımız şimdi muhayyilemde durgun, dingin anılar yumağı gibi yer almış olsa da derinlerde sızlayan bir yara gibi.
Böyle bir yazı yazmama sebep olan internete düşmüş bir yazı dizisidir.Büşra Cebeci, Bianette, “Başörtüsünün Değişen Yolculuğu”adıyla bir dizi yazısı yayınladı. Cebeci,
kendisi gibi sonradan örtünüp açılan Ayşe Çavdar, kimliği gizli birkaç hanım ve Fatma Ünsal Bostanla yaptığı söyleşileri de bu yazı dizisine eklemlemiş.
“Biz 28 Şubat sürecindeki kadınlar, ilk dayağı kendi mahallemizden yedik. Kendi cemaatimizin içinde bile bizim mücadelemizin hiçbir adı olmadı. Düşünsene, öyle bir ortamda her şeyi göze alarak başörtüsü eylemleri düzenliyorsun, insanları yurt dışına okumaya göndermek için çabalayıp buradaki mücadeleyi bırakmamak adına kendin eğitim hakkından feragat ediyorsun, senin aynı safta mücadele ettiğini düşündüğün insanlarsa seni lise mezunu olduğun için aşağılıyor…”
“28 Şubat sürecinin birebir tanığı olan ve o dönemdeki başörtüsü yasağına en ön saflarda direnen bir kadının, o döneme dair hayal kırıklığını anlatan cümleleri bunlar” diyerek Büşra Cebeci mülakat yaptığı bir mağdurun ifadelerini aktarıyor. Mezkûr kişi mücadelede hep önde, ailesini de karşısına alarak örtünmeye karar vermiş. Çocuk saflığı ve teslimiyeti ile okuduğu İmam Hatip Lisesi’ndeki öğretmenlerinin yol göstermesinde örtünmesi etkili olmuş.
28 Şubat sürecinde, okuyamaması, okumaları için pek çok arkadaşına destek olması ve 25 yıl gibi bu mücadele…
“Hareketteyken yaşadıklarım, aşağılamalar, mücadelemizin değersizleştirilmesi ve yalnız kalışımız beni hareketi sorgulamaya itti. Önce bulunduğum hareketten ayrıldım ve hareket tarafından “zındık” ilan edildim ki o zamanlar samimi bir Müslümandım.
Birlikte mücadele ettiğim insanlar benimle selamı sabahı kesti. Benim için o dönem arkadaşlarım “O artık zındık oldu, kafir oldu. Onun ilmi zehirli ilim, onun duası zehirli dua” demişler. Hatta 20 yıllık bir arkadaşım beni arayıp, “Senin kellenin kopması hak” dedi. Bu arada bir sürü ölüm tehdidi geliyordu tabii.”
Artık inandığı değerler dumura uğramış, başörtüsü takmak onun için bir anlam ifade etmediği halde örtüyü zorla takan bu kahraman tam da o yıllarda okuduğum ve etkilendiğim Daryush Shayegan’ nın yazdığıYaralı Bilinçkitabını hatırlatıyor bana…
Yapılan söyleşileri okudukça sorguluyorum, yüreğimdeki derin yara anlaşılmaz bir sızı ile sarsılıyor.
“Sosyal medyada başörtülü bir LGBTİ aktivisti olduğunu gizlemiyorsun. Bu noktada aldığın tepkiler nasıl?”diye soruyor Büşra Cebeci LGBT destekçisi, eşcinsel olduğunu itiraf eden başörtülü yine ismi saklı şahsiyete.
“Aslında sadece sosyal medyada değil, gerçek hayatta da pek gizlemeyi tercih etmiyorum. Çalıştığım iş yerinde bile cinsel yönelimimi bilen insanlar mevcut. Çoğu “hoşgörü” ile karşılıyor ya da hoşgörüyle karşıladığını düşünüyor. “Hoşgörü” dediğimiz şey zaten üstenci bir tutum. Ben hoşgörülecek bir şey yaptığımı, yani bir suç işlediğimi düşünmüyorum. LGBTİ destekçisi olduğunu iddia edip homofobik olan o kadar çok insan var ki…
Metro, vapur çıkışlarında tüm insanlara sosyalist bildiri dağıtılıyor, ben almak için elimi uzattığımda geri çekiyorlar, bu tamamen önyargılarından. Başörtüsü taktığım içinmuhafazakâr iktidarı destekliyormuşum veya desteklemek zorundaymışım gibi algılanıyorum. Hayır. İstismara uğrayan benim inancım ve ben o istismarı savunmak zorunda değilim.Lafın kısası hem LGBTİ bireyi, hem sosyalist hem de Müslüman bir kadının var olabileceğine kimse inanmıyor, inanamıyor.
Niye? Çünkü bütün bunların tek bir kişide toplanmış oluşu sadece çelişki olarak görülüyor. Ya hiçbir şey anlamadığımı, ya dikkat çekmek için yalan söylediğimi ya kavram karmaşası yaşadığımı söylüyorlar. Hayır; biri cinsel yönelimim, diğeri siyasi görüşüm, diğeri de inancım”
Söyleşi aykırı ve kavram kargaşasının zirve yaptığı bir tutumla devam ediyor. Başörtülü bir eşcinsel, başörtülü bir sosyal demokrat, başörtülü bir aktivist…” Korkularımıza, acılarımıza, incitilmişliğimize, dışlanmışlığımıza rağmen vazgeçmemek için kendimize bile direnmeliyiz.” diyerek adeta kendine de meydan okuyarak söyleşiyi tamamlıyor.
“Başörtüsü mücadelesi hiçbir zaman İslamcı düşüncelerin kamusal alanda temsili mücadelesi olmadı; Müslüman kadının da dünyadaki özgürlüklerden, haklardan yurttaş olarak yararlanabilmesinin mücadelesiydi. Şimdi o kamusal alanda başörtülü kadın var ama kamusal alan artık açık ve kapsayıcı bir alan değil. Aralarından kurtarılmış birtakım kadınlar var ve bu kadınlar aynı zamanda başka kadınlar daha az özgür olsun diye çalışabiliyorlar. Dolayısıyla başörtüsü davası tam da başörtülüler tarafından kaybedilmiş vaziyette”diyor Büşra Ergeç’in söyleşi yaptığıAyşe Çavdar.
Doksanlı yıllarda mücadele vermiş, entelektüel duruşu ile medyada varolmuş Ayşe Çavdar’a Büşra Cebeci soruyor:
“Peki başörtünü çıkarma kararını nasıl aldın?
Nefes alamaz hale gelmiştim. Artık İslamcı medyada çalışamaz haldeydim, İslamcı olamayan medyada çalışamaz haldeydim. Başörtümü de iyice küçültmüştüm, varlığıyla yokluğu artık çok belli olmuyordu. O yüzden şeklen çıkarmak kolay oldu.
Fakat şu duygu asıl etkileyicidir; başörtülüyken herkes önce başörtüme selam veriyordu sonra bana selam veriyordu. Benim başörtümün altından kendi sesimi duyurabilmem için çok bağırmam gerekiyordu. Yani başörtüsü benim yerime konuşuyordu, birçok konuda da hemfikir değildik üstelik.
O kadar büyük bir şeye dönüşmüştü ki başörtüm, benim yerimi almıştı. Ben kendim olmak için açtım saçımı. Hiç de kolay olmadı, çok da hüzünlüydü, severek ayrıldık, biraz da despotik oldu ama yapacak bir şey yok.
Bu kararı vermede, yani başörtüsünü çıkarmada önemli kısım kendinle ilgili kısım aslında, gerisi boş iş. Yani yok siyasal simge, yok bilmem ne, bunlar boş iş. İşin kendinle ilgili kısmı asıl öğretici olan. Çünkü insanın görüntüsü mühim bir şey, rujunu seçersin, saçının şeklini seçersin, bakışı bile seçersin. Başörtüsü altındayken o kadar çok siyasal yük bindirilmişti ki ona, seçemiyorduk bunların hiçbirini. Bakışımı seçemiyordum mesela, birine nasıl bakacağımı seçemiyordum.
Şöyle de bir şey var; daha 16-17 yaşındayım ama dünyanın en iyi, en çok bilen kişisi, en bir şeyi olmak isterdim çünkü o üzerimdeki taşıdığım şey, bir metrelik örtü ile üzerime koca bir tarihi giymişim. Coğrafyalar ötesi bir mücadeleyi giymişim, dolayısıyla bütün onları başarısızlığa uğratmamam gerekiyordu. Dolayısıyla da hep “En bir şey” olmam gerekiyordu. En yardım sever, en hoşgörülü, en saygılı, en iyi ders çalışan… Aklına ne geliyorsa, tabii bu da büyük bir yük.”
Büşra Cebeci’nin mezkûr yazı dizisini ve söyleşi yaptığı kişilerin tamamı ne söylemiş onlara bütüncül olarak bakmak gerekiyor tabi. Benim yerim dar olduğu için fragmanlar şeklinde dikkatimi çeken bölümleri alıntılamaya çalıştım.
Kimseyi yargılama, sorgulama derdim yoktur. Nice mücadeleyle örtünen bu şahsiyetlerin yine büyük mücadele vererek açılmaları oldukça düşündürücü. En acısı da örtünün artık nefes aldıramaz bir hale gelip istemeye istemeye takılması. Çünkü biz örtüyü hep özgürlük bildik, öyle büründük örtülere. İçimimizde ışıyıp yayılan bizi erdemler durağına taşıyan bir takva giysisi olarak tercih etmeye çalıştık.
Doksanlı yıllardan bu günlere geldiğimizde bir tüketim metaı halini alan, neredeyse rengârenk objelerin içinde kadını cilalayıp süsleyen bir hale dönüştüren başörtüsü evet benim de tasvip etmediğim bir haldedir.
Okuduğum söyleşilerde ve tüm sorgu dolu yazılarda gördüğüm o ki: aslında biz örtüyü, tesettürü yerinden etmişiz. Yani tam olarak neyi niçin yaptığımızı kaybetmişiz. Başörtüsünü örtüp sonra nice mücadele ile açılan arkadaşların durumunda da hissettiğim, (hissettiğim beni bağlar), ruhlarına giydirilmemiş, takva örtüsü olamamış, ideolojik bir örtü halini alarak kabukta kalmış bir yüzeysel yaşantı simgesi, içselleşmemiş maneviyat algısı olarak bir şekilde dışa vuran bir kimlik olarak algıladığımı ifade edebilirim.
Oysa bizim lügatımızda ne kadar görünmez de olsak, ne kadar hırpalansak da, ne kadar kovulsak, dövülsek de, hiç yerine konsak da imtihan, teslimiyet, bağışlama, hidayet, tevekkül, sabır, şükür gibi kavramlar vardı. Biz bunlara sığındık.“O sabredenleri müjdele! Onlar ki,başlarına bir musibet geldiği zaman: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz” derler” . (Bakara.155-156) diye seslenen ayetlere sığındık ve Allah’a teslim olduk.
Benim âcizane görüşüm ki bu beni bağlar, özellikle başörtüsü takıp LTBG’li olduğunu söyleyen mezkûr kişinin söyleşini okuduğumda büyük bir kavram kargaşıyla net bir yaşantısının olmadığını anladığımı ifade edebilirim. Oysa iman etmek teslim olmakLayaniHayırdemekle başlıyor. Tüm sapkınlıklara, tüm çirkinliklere, tüm haramlara, Allah’ın istemediği her şeye hayır diyerek başlıyor. İman etmek sizden netlik istiyor. İnanırsınız ve kabul eder teslim olur İslam olursunuz. Ama hem eşcinsellik gibi sapkınlığı tercih edeceksiniz hem örtüyü savunacaksınız böyle bir kargaşa, böyle bir arada kalmışlık imanlı teslim insanların duruşuna terstir.
Bizler gayba iman ederiz. Bizler Hz. Ömer nasıl teslim olmuşsa, kiralık katil olarak tutulmuş Hz. Hamza’nın katili olan Vahşi nasıl tövbe etmiş teslim olmuşsa, Hz. Sümeyye evlatlarını bir biri kaybedip nasıl Resul’e yönelmişse öyle teslim olmaya öyle inanmaya çalışırız.
Örtü bizi özgürleştiren, cinselliğimizi örterek bizi er kişi kılarak, adem oğullarının yanında insan varlığımızla, cinsellikten soyutlamış, dişiliği değil kişiliği ön plana çıkaran bir takva giysisidir. Muhakkak örtü tek başına yeterli değildir. Yürümenin de, konuşmanın da, oturup kalkmanın, gülmenin ve dahi düşünmenin de tesettürü vardır.
İçsel zenginliği ve derinlikli bir teslimiyetle Allah’ın karşısında duruşunu tam olarak hissetmek, teslim olmak, iman etmek, iltica etmek. Bunlar tek başına bir metrelik bir kumaşla tabiki olabilecek bir durum değildir. İçinizi mâmûr etmeden, yüreğinizdeki seferleri tamamlamadan, secdelere durmadan, ahlaki olgunluğa erişmeden bir metrelik bez parçasını örttüğünüzde zaten o sizin üzerinizde yabansı duracaktır. İçselleştirilmemiş, bizlere yakışmayan örtüler örtüğümüzde oluyor ne oluyorsa.
Şimdi bizi inkâr eden, adeta örtümüze sorgu dolu gözlerle bakan gençlerle karşı karşıyayız. Zamanında kimimiz ailelerimizin tavsiyesi, kimimiz sorgulamalar, araştırmalar ve sancılı zamanlar sonunda örtündük, namaza başladık ve teslim olduk.
Evlatlarımıza, bizden sonra gelen nesle hazır bir din, yaşamaları zorunlu bir din sunumunda bulunduğumuzda oluyor ne oluyorsa. İşte o zaman onlar bunun çilesini çekmeye talip bireyler gibi değil de araştırmayan, sorgulamayan, önlerinde hazır ve yük olan dini eğitimi ve terbiyeyi, öğretileri bize geri kusuyorlar. Denildiği gibi “din yorgunu” ve sorgulamadan, içselleştirmeden dini yaşantıyı kabul etmeyen bir nesille karşı karşıyayız. Bizler gençlik imtihanımızı geçtik şimdi olgun yaşlarda başka imtihanlarla muhatap oluyoruz. Evlatlarımızı neredeyse elimizle cennete koyacağız. Dünya cennetlerini kusursuz yerine getiriyoruz. Her şeyleri tam. En iyi okullarda okuyorlar, en iyi mevkilere geliyorlar. Sofralarda kuş sütü eksik. Ama yetmiyor bir de elimizle cennete koysak her şey tama olacak. İşte tam orada travmatik imtihanlarla karşı karşıya kalıyoruz. Rabbimiz bizleri yaratan, bizleri yaşatan Rabbimiz tıpkı Resul’ünü uyardığı gibi yaşantımızdaki havsalamızın alamayacağı imtihanlarla bizi de uyarıyor ve sanki: “Sen kimsin ki, hidayet veren benim” der gibi evlatlarımızla, gençlerimizle imtihanlara duçar oluyoruz.
Beni böyle bir yazı yazmaya sevketen söyleşilerden, mezkur yazılardan anladığım, bizler her şeyde olduğu gibi başörtüsünde de ifrat ve tefrite düştük gibi.Necip Fazıl, “Sakarya” şiirinde:
“ Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; /Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için” diyor ya, öyle dik bir yokuşu tırmanmaya zorlanan fıtri yapısında olmasına rağmen, doğal, sıcak, kendiliğinden olması gereken örtünme, yasaklarla ideolojik bir bez parçası, kabukta kalan sloganik bir simge, siyasetçilerin her anlamda can simidi gibi kullandıkları ve işlerine geldiğinde sahip çıktıkları işlerine geldiğinde reddettikleri politize olmuş bir sembol halini almıştır Ve fıtri sorgulamalarla zaten tabi olarak olması gereken örtünmeyi mücadelerle, sorgulamalarla, karşıt devrimlerle savaşarak yapan bireylere çok ağır, travmatik bir yük olmuştur. Oysa başörtüsü özgürlüktür, oysa yeniden diriliş, takva örtülerinin aydınlığında içsel derin yolculuklara güvenle çıkmak, teslim olmaktır. Ama yine şairin dediği gibi:
“Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! / Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?” diyor ya Necip Fazıl… İşte bu binbir başlı kartalın ağır geldiğini yıllar sonraki çözülmelerden, sapmalardan, amacı dışında kullanımlarından görmekteyiz.
Kimseyi yargılama, kimseye haddini bildirme gibi bir derdim yoktur. Herkes kendi imtihanını yaşar. Ve herkes Rabbine karşı duruşundan yaptıklarından kendisi sorumludur. Ama ben acizane şunu gözlemliyorum bir insana, bir eşyaya, her hangi bir şeye haddinden fazla anlam yüklemek ona zulümdür. Her şeyin kıymeti onun değeri kadardır. Başörtüsünü yerinden ettiğimiz gibi artık onu hakettiği yerine koymamız gerekiyor. İfrat ve tefrit olmadan, doğal, Rabbimin emrettiği gibi. Seksenli yılların sonunda kadınlar robadan bol elbiseler giyerken, İkibinli yıllara doğru tesettür defileleri düzenlenmeye başladı. Şimdilerde ise nice sapkın görüşlere alet edilebiliyor, aksesuar olarak artık çok cazip bir hal almış örtülü olmak. Ki, başörtüsü benim inancıma göre Allah’ın sorgulanmayacak bir emridir. Ama her şey başörtüsünde düğümlü değildir, bizim için kurtuluş adası değildir. Ancak ve ancak takva örtüsü olduğunda, içini de aydınlatıp, sürur, teslimiyet bağışladığında bir anlam ifade eder. Bizler karma bir toplumda yaşıyoruz. Çok kıymetli değerlerimiz var. Kardeşlik, dostluk, vefa, bağışlama bunlardan bir kaçı. Efendimiz; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim”diyor ya işte örtünmek de böyle bir şeydir benim nazarımda, güzel ahlakı tamamlayan bir çerçevedir. O nedenle gerçekten ahlaki duruşuyla örneklik teşkil eden sadece örtüsü olmayan ama her anlamda, duruşunda, oturuşunda, gülüşünde bir tesettür örtüsü olan kardeşlerimiz arkadaşlarımız vardır.
Çok geç olmadan artık başörtüsüne bakışımızı olabildiğince normale, olması gerektiği gibi hakettiği anlamına çekmemiz gerekiyor. Açılmanın bir furyaya ve sorgulamaya dönüştüğü günümüzde artık başörtüsünün yerli yerinde durması gerektiğine gönülden inanıyorum. Her şeyde denge olduğu gibi bu duruşumuzda ve başörtüye bakışımızda da bir denge olmalı. Yoksa yerinden ettiğimizde, haddinden fazla değer verdiğimizde, ideolojik bir bez parçası, siyasal simge ya da bir süs, aksesuar gibi algıladığımızda önümüzdeki günlerde toplumsal anlamda daha vahim durumlarla karşılaşacağımız kaçınılmazdır.