BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi
 
8 Mart 1857`de Amerika`nın New York kentindeki tekstil sektöründe çok ağır şartlar altında çalışan kadınların ayaklanmasıyla başlayan ve 1977`de Birleşmiş Milletler genel toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü olarak kabul edilen 8 Mart, bugün dünyanın dört bir yanında “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaktadır.




8 Mart 1857`de Amerika`nın New York kentindeki tekstil sektöründe çok ağır şartlar altında çalışan kadınların ayaklanmasıyla başlayan ve 1977`de Birleşmiş Milletler genel toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü olarak kabul edilen 8 Mart, bugün dünyanın dört bir yanında “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaktadır.
Av. ALEV SEZEN
M.A. Adli Bilimler Uzmanı

 


8 Mart 1857`de Amerika`nın New York kentindeki tekstil sektöründe çok ağır şartlar altında çalışan kadınların ayaklanmasıyla başlayan ve 1977`de Birleşmiş Milletler genel toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü olarak kabul edilen 8 Mart, bugün dünyanın dört bir yanında “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaktadır.

Türkiye kadın haklarının korunmasıyla ilgili bir dizi uluslararası sözleşmeyi onaylamıştır. Bunlardan biri de hakları ihlal edilen kadınlara, doğrudan uluslararası düzeyde giderim talebinde bulunma imkanı sunan Kadın Hakları Sözleşmesi Ek İhtiyari Protokolüdür. Bu Protokol`e katılarak Türkiye, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi`ni (CEDAW), sözleşme ile koruma altına alınmış haklarının ihlal edildiğini iddia eden birey ve grupların şikayetlerini ele almakla yetkili kılmıştır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) gibi uluslararası sözleşmelere de taraf olan Türkiye`de birçok yeni kanun ( Ailenin Korunması Hakkında Kanun, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanununu) her ne kadar yürürlüğe girmiş ise de bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de maalesef sadece mevzuat, kadınların yaşadığı mağduriyetleri engellemeye yetmemektedir.

AP Genel Kurulu`nda kabul edilen, "Türkiye`de Kadın Hakları Raporu"nda gelişme göstermesi gereken unsurlar da şu şekilde belirtilmiştir:

• Hükümet şiddet mağduru kadınlar için daha fazla sığınma evi açmalıdır.

• Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde daimi bir Kadın Hakları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu kurulmalıdır.

• 2007 yılında gerçekleşecek genel seçimlerde kadınların adil bir şekilde temsilini sağlamak için, seçim listelerine daha fazla kadın aday eklenmelidir.

Dünyadaki durum, Türkiye`deki durumdan farklı değildir. S avaş ve benzeri koşullarda kadınlar, cinsel ve fiziksel şiddetin kurbanı olmakta, "düşmanın kadınlarına" yönelik taciz ve tecavüz sıradan bir savaş yöntemi olarak kullanılmaktadır. Herhangi bir suçla gözaltına alınan kadınların da cinsel tacize uğrama ihtimali yüksektir. İş hayatındaki ayırımcılığa maruz kalan kadınlar erkeklerden daha az ücret almaktadırlar.

Günümüzde yaşanan insan hakları ihlallerine bakıldığında bu ihlallerin mağdurlarından olan kadınların durumlarının pek de iyi olmadığı anlaşılmaktadır.

Raporumuzda gerek dünyadaki gerek ise Türkiye`deki bir takım veriler ortaya konularak değerlendirmeler yapılacak ve çözüm önerileri dile getirilecektir.

DÜNYA GENELİNDEKİ DURUM

KADINA YÖNELİK ŞİDDET

• Uluslararası Af Örgütü`nün yaptığı araştırmalara göre; 15-40 yaşları arasındaki birçok kadın kanser, trafik kazaları ya da sıtma gibi hastalıklardan değil erkeklerin şiddeti nedeniyle ölmekte ya da yaralanmaktadır. Her 3 kadından biri, diğer bir deyişle dünyadaki 1 milyar kadın erkekler tarafından dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ya da taciz edilmektedir. Kadın cinayet kurbanlarının, %70`i erkek partnerleri tarafından öldürülmektedir.

• Uluslararası Af Örgütünün (2002) Kadınlara yönelik işkence ve kötü muamele raporuna göre:
dünya genelinde kadınların en az %20`si fiziki ve cinsel saldırıya uğramaktadır. ABD`de uygulanan şiddet ile ilgili rapora göre: 1 saniye`de 1 kadın dövülmekte. 6 dakikada 1 kadın tecâvüze uğramaktadır.

• İspanyol hükümeti İspanya`da, 2 milyon kadının eşleri tarafından kötü muamele gördüğünü, s on dönemde kadına yönelik şiddetin arttığını ve 2005 yılında 60 kadının eşlerinin saldırısı sonucu hayatını kaybettiğini açıklamıştır.

• Avrupa Konseyi`nin çalışma raporuna göre, Avrupa`nın her ülkesinde kadınlara yönelik şiddet görülmektedir. Avrupa`da kadınların yaklaşık %25`i hayatında en az bir kez fiziksel şiddete maruz kalmış, %10`u da cinsel tacize uğramıştır.

• Dünya Sağlık Örgütü`ne göre dünyada sünnet edilmiş 140 milyon kadın vardır ve her yıl iki milyon kız çocuğu da sünnet edilmektedir. Mısır`da kızların %97`si sünnet edilmektedir.

• BM raporlarına göre; şu anda kaydı tutulabilen iki milyondan fazla kız çocuğu ve kadın “dünya seks endüstrisi”nin köleleri olarak dolaşımdadır.

• Hindistan`da halen "sati" geleneğine uyarak kendisini kocasının cenazesinde yakan kadınlar mevcuttur. Hint yasalarınca sati`ye teşvik edenlere idam cezası verilmektedir.

SAVAŞ

• ABD`nin Irak`a müdahalesi sırasında ilk 5 aylık sürede 20 bin kadına tecavüz edilmiştir.

• Womankind Worldwide adlı uluslararası kadın hakları örgütü Afganistan`da Amerikan işgalinden sonra a ile içi şiddetin giderek arttığını belirtmiştir.

• Kongo`da Fransız vatandaşı olan BM askerlerinin tecavüzleri, BM deki İngiliz askerlerin Kenya`da bulundukları süre içinde yüzlerce genç kıza tecavüz etmiş olmaları sebebi ile sayısız davaların açılmaya başlanması üzerine, Kofi Annan Şubat 2005`te BM bünyesinde çalışan bütün “barış koruyucu”larının bulundukları yerlerdeki sivil halkla “sosyalleşmelerini” yasaklayan bir genelge yayınladı. Konu ile ilgili raporlara göre Kanada ve İtalya askerlerinin Somali de yaptığı işkenceler, Burundi, Haiti ve Liberya`daki tecavüzlerle ilgili soruşturmalar da sümektedir.

• Af Örgütü`nün yayınladığı raporda, tecavüzün bir savaş silahı haline getirildiğine dikkat çekilerek, ``Savaşların da kadınları çökerten ve onları çaresizliğe iten bir etkisi var. Bu bazen savaşın gerçek dehşetini bile geride bırakabilecek kadar acımasızlaşabiliyor`` denilmektedir.

İŞ HAYATI VE EĞİTİM

• Dünyada en fakir ve eğitim almamış insanların büyük bir çoğunluğu kadınlardır.

• Dünya genelinde kadınlar erkeklere oranla %25-50 düşük ücretle çalışmaktadır.

• ABD California Devlet Üniversitesinin araştırmasına göre: İş yerlerinde çalışanların %62`si fuhuş yapmaktadır. Fakat bunların ancak %7`si suç üstü yakalanabilmektedir. Yakalananların da %42`si evli, %3`ü işten atılmış, %9`u ise boşanmıştır.

• BM Çocuk Fonu`nun (UNICEF) 30 ülkede yaptığı araştırma sonucuna göre; k adın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmadığı evlerde yoksulluğun arttığı ve çocukların sağlıklarının bozulduğu bildirilmiştir. Raporda, kadınlara iş ve eğitim sahalarında daha az fırsat tanınmasının, yoksulluk ve yetkisizliğe katkıda bulunduğuna dikkat çekildi. Araştırmada, erkeklerin haneyi idare etmesi durumunda sağlık ve gıdaya daha az para harcandığı, örneğin Fildişi Sahili ve Gana`da kadınların gelirlerinin herhangi bir nedenle artması halinde gıdaya daha fazla para harcadıkları, ancak erkeklerin gelirlerindeki artışın değişiklik meydana getirmediği görülmüştür. Az gelişmiş ülkelerdeki birçok evde kadınların sağlıkla ilgili kararların dışında bırakıldıkları, bu ailelerdeki çocukların, aile gıdaya daha az harcama yaptığından yetersiz beslenme ihtimalinin arttığı belirtilmiştir. Araştırma, kadınların çalıştığı birçok ailede de kızların kardeşlerin bakımı ve ev işleri için okuldan alındığını da ortaya koymuştur.

• Avrupa Birliği`ne bağlı Avrupa Yaşam ve Çalışma Koşullarını İyileştirme Kurumu tarafından hazırlanan Türkiye dahil 31 Avrupa ülkesinde gerçekleştirilen "4`üncü Avrupa Çalışma Koşulları Anketi"ne göre; Kadınlar iş yerinde cinsel tacize erkeklerden üç kat fazla maruz kalmaktadır. Kadınlar en çok Çek Cumhuriyeti`nde %10, Norveç`te %7, Türkiye ve Hırvatistan`da %6, Danimarka, İsveç, Litvanya ve İngiltere`de %5 oranlarında bu olaylardan etkilenmektedirler. İtalya, İspanya, Malta, Kıbrıs`ta %1`in altında olay belirlenmiştir. Avrupa`da 15-29 yaşları arasında işyerlerinde cinsel tacize uğrayan kadınların oranı %5.5`e ulaşmaktadır. 30-49 yaş kadınların tacize uğrama oranı %2.9`dur. Türkiye dahil Avrupa`da işyerlerinde tacize uğrayan 50 yaşından büyük kadınların oranı ise %1`in altındadır.

• Dünya Ekonomik Forumu`nun ikinci kez yayımladığı geniş kapsamlı Cinsiyet Ayrımı Endeksi`nde; Genel sıralamada üst sıraları Kuzey Avrupa ülkeleri paylaşmıştır. İsveç birinci sırada yer alırken, 6`ncı sırada yer alan Filipinler Asya ülkeleri arasında ön plana çıkmıştır. Letonya ve Litvanya, birçok Avrupa Birliği ülkesini geride bırakırken, AB`de en büyük cinsiyet ayrımcılığı İtalya`da görülmektedir. Listenin son sırasında ise Suudi Arabistan ile Yemen gelmektedir.

BOŞANMA

• Amerika`da evlilik yaşı ilerlemiştir. 1960`ta kızlarda 20, erkeklerde 23 olan ilk evlilik yaşı 2005`te 26 ve 27`ye çıkmıştır. Boşanma oranları da yükselerek 1960`ların iki katına ulaşmıştır. 1980 yılında tarihin en yüksek oranlarına çıkan boşanma, 2004`te %40-50`lerde kalmıştır. Boşanma sebebi olan bazı faktörler ise risk oranına göre şöyledir: Yıllık gelirin çok yüksek veya düşük olması, evlilik öncesi ilişki, çocuk, 25 yaşın üstü veya 18 yaşın altındaki evlilikler.

• Almanya`da boşanmalar %24`e ulaşmıştır.

DOĞURGANLIK


• Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü`nün (OECD) yayınladığı rapora göre, doğurma oranı son 4 yılda Avrupa tarihinin en düşük seviyesine gerilemiştir. 15 Avrupa ülkesinde yapılan çalışmaya göre, kadın başına 1,3 çocuk düşmektedir. Avrupa`da ailelerin daha az çocuk doğurmasına sebep olarak, kürtajın yasallaşması, doğum kontrol haplarının yaygınlaşması gösterilmektedir. Ayrıca, iş hayatı ve aile arasında sıkışan kadınların, ilk çocuklarını doğurma yaşları da gittikçe artmıştır. Son 20 yılda Avrupa`daki kadınların ilk çocuğu doğurma yaşı 22-23`ten 30`a yükselmiştir. Çocuk sayısındaki tehlikeli düşüş, birçok Avrupa hükümetini de harekete geçirmiştir. Çek Cumhuriyeti Parlamentosunda bu yıl çocuk yardımları iki katına çıkarıldı. Almanya`da Başbakan Angela Merkel ise, çalışan kadınları doğuma teşvik etmek için yeni bir yasal düzenleme hazırladıklarını açıkladı. Rusya`da çocuk doğuran ailelere maddi yardımda bulunma kararı alındı. Güney Kıbrıs Rum Yönetiminde de nüfus problemine çare bulmak için 2. çocuktan sonra dünyaya getirecekleri her çocuk için ailelere 20 bin Kıbrıs Lirası yardım yapılmasını planladığını açıkladı. Ailelere yönelik sosyal yardımların yoğun olduğu Fransa`da, üçüncü çocuğunu doğuran ailelere aylık 750 Euro maddi destek verilmektedir. Avrupa ülkelerinin aksine İslâm ülkelerinde, aile başına çocuk yapma oranı çok yüksektir. Avrupa ülkelerinin hiçbirinde aile başına ortalama çocuk yapma oranı 2`nin üzerine çıkmazken, bu oran Somali`de 6,91, Nijerya`da 6,83, Afganistan`da 6,78, Yemen`de 6,7`e kadar yükselmektedir.

• Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre; dünyada yeterli sağlık ve güvenlik şartları sağlanmadan yılda yaklaşık 19 milyon kürtaj yapılmakta ve bu yüzden 68 bin kadın hayatını kaybetmektedir. Başta Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleri olmak üzere dünyada yılda en az 5 milyon kadın, kötü şartlarda yapılan kürtajlar sonucu rahatsızlanarak hastaneye yatırılmaktadır. Komplikasyon sonucu hastaneye yatırılan kadın oranı Bangladeş`te binde 3, Mısır`da binde 15, Uganda`da ise binde 16`dır. Bu oran; Meksika, Nijerya ve Filipinler gibi ülkelerde binde 5-6. Çin hariç, dünya ortalaması da binde 5,7 olarak hesaplanmaktadır. Hindistan`da cenin kuyuları bulunurken, Çin`de nehirlerden yeni doğmuş bebekler toplanmaktadır.

• Hiç çocuğu olmayan kadınların oranı büyümektedir. 1974`te çocuksuz kadın oranı 1/10 iken, 2004`te 1/5`e çıkmıştır.

• Amerika`da "çocuksuz hayat" isteyenlerin sayısı hızla artmaktadır. Amerika`da yanında çocuk bulunan ailelerin oranı azalmaktadır: 1960`ta %48,7 olan çocuklu aile sayısı 2000 yılında 30,8`e gerilemiştir. 2010 yılında bu oranın %28,0`e düşmesi beklenmektedir. Yıllara göre oranlar şöyledir: 1970: %42,2, 1980:%38,41, 1990:%34,6, 2000:%32,8. Kadınlarda evlilik dışı doğum oranı 1960 yılında %5,3 iken, 2004 yılında %35,7 olmuştur.

DEĞERLENDİRME (GENEL)

Dünyada gerek aile içi gerek ise bunun dışındaki kadına yönelik şiddetin boyutları her geçen gün artmaktadır. Savaşlar nedeni ile var olan kaos ortamında kadınlar büyük mağduriyetler ile karşı karşıya kalmaktadır. Organize örgütlerce kadın ticareti, kölelik ve fuhuş batağına zorla sürüklenen kadınların sayısı giderek çoğalmaktadır. Ayrıca devletler siyasi sebepler ile bir takım kavramların arkasına saklanarak kadınları dini, siyasi, sosyal, eğitim ve ekonomik alanda mağdur edecek kurallar koymakta, uygulamalara gitmektedirler. Kadınlara dayatılan kariyer ve özgürlük kavramları sonucu kadınlar evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı istememekte, evlenseler dahi bu boşanma ile sonuçlanmaktadır. İş hayatında, aldıkları düşük ücretlerle ikinci sınıf çalışan olmaktadırlar.

Küreselleşme adı altında dayatılan hayat biçimi öncelik ile bunu dayatanların ülkelerini etkilemekte, adeta aile kurumu ortadan kalkmakta, kadınlar özgürlük adı altında yaratılış gayelerinin dışında ağır iş yükünün altına girerek ezilmektedirler. Acımasız bir şekilde, herşeye “menfaat” açısından bakan küresel sermaye kadınları bir meta olarak kullanmaya devam etmektedir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (GENEL)

• Uluslararası hukuk kuralları işler hale getirilmeli. Güvenilir ve adil uluslararası kuruluşlarca denetim yapılmalıdır.

• Savaş hukuku ihlalleri iyi takip edilmeli ve cezasız bırakılmamalıdır.

• Uluslararası kadın ticareti ve fuhşa zorlanan kadınlar için ülkeler arası işbirliğine gidilmeli ve bu işbirliği sürekli olarak geliştirilmelidir.

• Devletlerin keyfi ve totaliter yaklaşımlar ile kadın hak ve özgürlüklerini özel ve kamusal alanda ihlal eden karar ve uygulamalarına son vermesi çağrısı yapılmalı, uymayanlara yaptırım uygulanmalıdır.

• Evlenmeyi ve çocuk doğurmayı özendiren ve destekleyen politikalar üretilmelidir.

• İş hayatında kadını koruyucu düzenlemeler yapılmalı ve işverenlerin bu düzenlemelere uyması sağlanmalıdır.

TÜRKİYE`DEKİ DURUM

KADINA YÖNELİK ŞİDDET

• Kadın Dayanışma Vakfı tarafından yaklaşık 700 kadın üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kadınların %15`i en az bir defa tıbbi müdahale edilecek boyutta dayak yemektedir. Araştırma sonuçlarına göre, %8`i bıçak, silah ve makasla öldürülmekle tehdit edilen kadınların %20`si de istemediği cinsel davranışlara zorlanmaktadır.

• Uluslararası Af Örgütünün (2002) Kadınlara yönelik işkence ve kötü muamele raporuna göre; Türkiye`de evli kadınların %32`si dayak yemektedir. Kızların da % 21`i babalarından dayak yemektedir.

• Uluslararası Af Örgütü, Türkiye`de aile içi suçların %87`sinin kadınlara karşı işlendiğini ve kadınların en büyük sorununun dayak olduğunu bir raporla açıklamıştır. Rapora göre her 5 kadından 4`ü şiddet görmektedir.

• Aile Araştırma Kurumunun araştırmasına göre; aile içi şiddet Türkiye`de çok yaygındır. 2004 yılında çeşitli şiddet ve istismar olaylarına maruz kalan 55 kadın koruma evlerine sığınmıştır. Sığınan kadınların %73`ü şehirli ve %71`nin de çocuğu bulunmaktadır. Sığınma sebepleri; %71 fiziksel, %12 cinsel, %9 duygusal şiddet ve %8 ekonomik istismardır.

• Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan rapora göre; aile içi fiziksel şiddet, kadını “hastalık hastası” yapmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan kadınlarda, organik bir sebebe bağlanamayan bedensel şikayetler ortaya çıkmaktadır. Kadına uygulanan şiddetin bir türlü önüne geçilememektedir. Türkiye`de hâlâ her üç kadından biri şiddete uğramaktadır.

• İstanbul Asayiş Raporu`nda 2003 ve 2004 yıllarının kıyaslamaları yapılarak suç türlerine göre olay sayıları çıkarılmıştır. İstanbul`daki aile fertlerine kötü muamelenin % 300 artış gösterdiği görülmüştür.

• Emniyet Genel Müdürlüğünün verilerine göre, 2005 senesinde aile fertlerine kötü muamele sayısı 9 bin 901 iken 2006 senesinin ilk 9 ayında12 bin 784`e yükselmiştir.

• Meclis Töre ve Namus Cinayetleri Komisyonu`nun raporuna göre, ülkede son 5 yılda kadın ve çocukları hedef alan şiddet sonucu 1230 kişi hayatını kaybetmiştir.

• Emniyet Genel Müdürlüğü`nün 81 ilde yapmış olduğu araştırmaya göre; son 5 yılda 1091 namus cinayetinin işlendiği belirtilmiştir. Bu cinayetlerden 212`sinin Marmara, 209`unun Ege, 192`sinin İç Anadolu, 155`inin Güneydoğu, 141`nin Akdeniz, 95`inin Doğu ve 87`sinin ise Karadeniz Bölgesi`nde işlendiği görülmüştür.

• Sağlık Bakanlığının Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2003 verilerine göre, kadınların, eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz kalma nedenleri arasında, “yemeği yakması, kocasına karşılık vermesi, parayı gereksiz yere harcaması ve çocukların bakımını ihmal etmesi” yer almaktadır. 15-19 yaş grubunda bulunan kadınların %63`ü, 45-49 yaş grubunda bulunanların %39`u, ilkokul bitirmemiş kadınların %62`si, lise ve üzeri eğitim almış kadınların %8,8`i, batı bölgelerinde yaşayan kadınların %32,5`i, doğuda yaşayan kadınların %49`u, işi olmayan kadınların %38`i, gelir getiren bir işte çalışanların %30`u ve gelir getirmeyen bir işte çalışanların %61`i, sayılan nedenlerden dolayı kocasının kendisini dövmesini haklı bulmaktadır.

• Yapılan araştırmalara göre Türkiye`de 200`den fazla kadın ticareti yapan şebeke bulunmaktadır.

• Yeşilay`ın hazırladığı 2006 Zararlı Alışkanlıklar Raporu`na göre, 1930`lu yıllarda kişi başına 1 litre alkol tüketilirken günümüzde bu rakam 20 litreye fırlamıştır. Boşanmaların ve kadın dövme olaylarının %70`i eşlerden birinin alkolik olmasından kaynaklanmaktadır.

• Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünce yapılan araştırmaya göre; Türkiye`de aile içi suçların %87`si kadınlara karşı işlenmektedir. Kadınların %34`ü fiziksel, %53`ü ise sözlü şiddet görmektedir.

• Kadınların Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği`nin açıkladığı verilere göre, kadınların en büyük sorunun dayak olduğu belirtilirken, evliliklerinin ilk üç yılında üniversiteli kadınların %73`ü, gecekondu ve kırsalda yaşayanlarda %89`u şiddet görmektedir.

• Emniyet Genel Müdürlüğünün 2006 yılı Ocak-Eylül aylarında Türkiye geneli polis sorumluluk alanında meydana gelen şahsa ve mala karşı işlenen asayiş olaylarından yaptığı hesaplamaya göre; 2006 yılında, her 31 dakikada bir aile içi şiddet olayı yaşanmaktadır. Ocak-Eylül döneminde 12 bin 784 ayrı olay Aile Fertlerine Kötü Muamele olarak Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına girmiştir. 2006`da sıklıkla işlenen suçlar arasında tecavüz ve tecavüze yeltenme de yer almaktadır. 1774 vakanın bildirildiği 2006 yılının Ocak-Eylül döneminde her 4 saatte bir kişi tecavüz korkusuyla tanışmış, 1300 tecavüz olayı vuku bulmuştur.

• Türkiye`nin doğu ve güneydoğusundaki çeşitli kentlerde yapılan bir araştırmaya göre; kadınların %45,7`sine kocalarının seçiminde danışılmamakta ve %50,8`i rızaları olmadan evlendirilmektedir.

• Türkiye çapında 30 üniversitede 4 bin 949 öğrenciyi kapsayan ankete göre; üniversitelilerin eş dayağına taraftar olduğu belirlenmiştir. Eşe en çok dayak atma taraftarı üniversiteli, %37.9`la Trakya Üniversitesi`nde çıkmıştır.

• Türkiye`de kadına yönelik şiddet olaylarında ilk 3 sırayı İstanbul, İzmir ve Antalya almaktadır. Türkiye`de şiddet gören kadınların %37`si 26-35, %23`ü ise 46-55 yaşları arasında bulunmaktadır. Evde şiddet gören kadın sayısı da açıklanan resmi rakamların çok üzerindedir.

DEĞERLENDİRME (KADINA YÖNELİK ŞİDDET)

Aile bir sevgi ve şefkat yuvasıdır. Aile toplumun temelini teşkil eden sosyal bir kurumdur. Ailenin korunup geliştirilmesi devlet açısından anayasal bir görevdir (Anayasa m.41). Ancak aile içinde var olan şiddet her geçen gün artmakta fakat çoğunlukla sır olarak saklanmaktadır. Son yıllarda aile içi şiddet konusunda basın yayın organlarının ve halkın konuya olan ilgisi arttığı için gündemde daha fazla yer bulmaktadır. Medyadan mağdurelerin en acı haberlerini takip etmekteyiz. Kadınlar şiddetin mağduru oldukları gibi kimi zamanda şiddet uygulayan eşlerine karşı koymaları dolayısı ile sanık durumuna düşmektedirler. Şiddet uygulayan koca profili geniş bir yelpazeyi kapsamakta olup kimi zaman bir savcı kimi zamanda bir profesör olabilmektedir.

Aile olgusu tarihten günümüze kadar öneminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Kişilerin ve hatta toplumların kader çizgisinde yer alan bu olgu, her zaman şiddet olgusunu da içinde barındırmıştır. Toplum hayatında bazı değerlerin erozyona uğraması sebebiyle şiddet, tüm ağır sonuçlarıyla artan bir ivme de kazanmaktadır ve dünyanın hemen hemen her yerinde görülmektedir.

Aile içi şiddete en fazla maruz kalan bireyler kadınlar olmaktadır.

Türk toplum yapısı henüz kırsal kültürün ağırlıkta olduğu bir yapıya sahiptir. Ekonomisi kronik kriz içerisindedir. Kitlelerin günlük yaşam dertleri de öylesine yoğundur ki, “kadınların ezilişi” diğer sorunların yanında sanki hep ikinci planda kalmaya mahkumdur.

Kadınların, aile içinde uğradıkları çeşitli hak ihlallerine karşı olmalarına rağmen haklarını savunamamalarının önemli bir nedeni de eşleri tarafından kendilerine uygulanan şiddettir. Hatta kadınlar, eşlerinin dışında eşlerinin ailesindeki erkeklerin ya da kadınların, ya da kumalarının şiddetine de maruz kalabilmektedirler. Kırsal alanda yaşayan kadınlar şehirde yaşayanlara oranla daha fazla şiddete maruz kalmaktadırlar. Yapılan araştırmalar şiddet eylemlerinde sosyokültürel farklılıkların önemli bir rol oynamadığını ve kişilerin hangi kültürel katmanda olursa olsun bu tip davranışlara eğilimli olduklarını ortaya koymuştur. Kadının ve eşinin eğitim düzeyi yükseldikçe maruz kalınan şiddet azalmasına rağmen yüksek eğitim gruplarında da önemli oranlarda şiddet yaşanmaktadır. Şiddetin engellenmesi açısından kadının eğitim düzeyi, eşin eğitim düzeyine göre daha etkindir. Aile içi fiziksel şiddet nedeni ile adli mercilerce Adli Tıp Kurumuna gönderilen kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada bu sonuçları doğrulamaktadır.

Kadınların haklarını kullanma konusunda ülkemizin henüz tatminkar bir seviyeye geldiği de söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre, 1994 yılı içerisinde, İstanbul`da aile içi fiziksel şiddete maruz kaldığından, boşanma beklentisi ile adli mercilere müracaat edip Adli Tıp Kurumu`na gönderilen kadın sayısı da sadece 35`tir. Bu sayının bu kadar az olmasının sebebi, aile içi şiddete maruz kalan kadının öncelikle kendisini, daha sonra yakın çevresini ve ilk müracaat mercilerini de aştıktan sonra hekim karşısına gelebilmesidir. Bunlara bağlı olarak, en önemli sebep ise Yargıtay`ın, şiddetin ispatlanması ve bu yoldaki iddianın kabulü için , tabip raporu ibrazı veya resmi mercilere şikayette bulunulması şartını aramayıp, davanın şahit beyanı dahil her türlü delil ile ispatlanmasına imkan tanımasıdır.

Veriler, siyasi otoritenin kadına yönelik şiddette başarılı olamadığını göstermektedir. Avrupa başta olmak üzere çeşitli uluslararası tepkilerde bu durumu ortaya koymaktadır. Yapılan bir takım çalışmalara rağmen konuya kalıcı ve yeterli bir çözüm getirilememiştir. Hükümet, 1994 yılının verilerine dayanarak kadına yönelik şiddet ile ilgili açıklamalar yapmaktadır. Böylece, bu konu ile ilgili ciddi bir veri çalışması yapmadığını da göstermiştir. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığının bu yöndeki çalışmalarından birisi de kadına karşı şiddetin önlenmesi için “Kadına Karşı Şiddete Son" kampanyasında kullanılan "yarım yüz" şeklindeki amblemin erkek ceketlerinin iç kısmına dikilmesi idi. Kadına yönelik şiddetin durdurulması ile ilgili bu kampanya da diğerleri gibi sadece “medyatik” bir çıkıştan ibaretti. Gerçekçi çözümler yerine “medyatik çözümler” peşinde koşulduğu sürece başarısız olunması kaçınılmazdır.

Başörtüsü sorunu da büyük mağduriyetlere sebep olan, mağdurelerin psikolojilerini bozup, hayatlarını tümü ile etkileyen bir sorundur.

Türkiye`de 100 kadından 22`si yüksek öğrenim görme imkanına sahip iken, hemen hemen bir o kadarı da sadece kıyafetlerinden dolayı eğitimine devam edemiyor.

Kadına yönelik şiddet sadece aile içerisinde uygulanan şiddet olmayıp devletlerin uyguladığı şiddette bu tanımın içerisine girmektedir.

1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu`nda kabul edilen “Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirisi”nin 2. maddesine göre; “…Nerede meydana gelirse gelsin, Devlet tarafından uygulanan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddettir.”

Dolayısı ile başörtüsü mağduriyeti insan hak ve özgürlüklerine, eğitim özgürlüğüne, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğu gibi kadına devle tarafından uygulanan bir şiddettir.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (KADINA YÖNELİK ŞİDDET)

• Mevzuatta gerekli değişiklikler yapılmasına rağmen şiddet toplumsal bir olgudur ve salt mevzuat değişiklikleri ile halledilemez. Bu nedenle toplumun dini, milli, ahlaki ve manevi değerleri ön plana çıkarılmalı, bu değerlerin erozyona uğraması engellenmelidir.

• Hukuk düzeninin fonksiyonu, sosyal ve kültürel ihtiyaçlara göre toplumun gerçek hayat ilişkilerini düzenlemektir. Adli sistem, aile içi şiddet olgusunun belirlenip, kayıt altına alınabilmesi bakımından en kolay şekilde işleyip, harekete geçebilecek şekilde düzenlenmelidir. Evlilik içinde meydana gelen kadına yönelik fiziksel ve cinsel şiddetin kadın üzerindeki etkileri, diğer şiddet olaylarına göre daha ağır olmaktadır. Aile içi şiddete uğrayan ve her yönden çöküntü içerisine giren kadının ilk planda polis, savcılık, adliye gibi resmi mercilerle yüz yüze gelmeksizin doğrudan müracaat ederek ilgili tüm işlemlerini bir arada yürütebileceği, yasal değerlendirme ile birlikte, konusunda duyarlı ve özel eğitimli ekiplerin yer aldığı ilk müracaat birimlerinin oluşturulması gerekmektedir. Böylece aile içi şiddetin kayıtlara gerçekçi bir şekilde yansıması sağlanarak, şiddete maruz kalan kadının nafaka, tazminat gibi her türlü haklarının korunması da teminat altına alınmış olacaktır.

• Hukuki bir talebi bulunmasa dahi psikolojik desteğe ihtiyacı olan mağdurelere devlet ücretsiz danışma merkezleri kurmalı ve kayıtları gizli tutulmalıdır.

• Toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalı ve eğitimin önündeki her türlü engel kaldırılmalıdır.

• Ekonomik zayıflık önemli bir etken olduğundan maddi durumu kötü olan ailelere devlet destek vermelidir.

• Suçların cezasız kalması kadına ve çocuklara yönelik şiddetin artmasına sebep olduğundan bu suçlar ciddi bir şekilde takip edilerek suçlular cezalandırılmalıdır.

• Televizyonlarda şiddet içeren ve ahlaki yozlaşmaya sebep olan yayınlar engellenmelidir.

• Şiddet içerikli internet oyunları engellenmelidir.

• Sığınma evlerinin fiziki şartları iyileştirilmeli, sayıları arttırılmalıdır.

• Şiddet mağduru kadınlara talepleri halinde iş bulunmalıdır.

• Alkol kullanımının azaltılması, her türlü kötü alışkanlığın bırakılması için uygulanabilir düzenlemeler yapılmalı bunları destekleyici kampanyalar düzenlenmelidir.

• Devletin uyguladığı bir şiddet olan başörtüsü yasağı kaldırılmalıdır.

İŞ HAYATI VE EĞİTİM

• Avrupa Birliği`ne bağlı Avrupa Yaşam ve Çalışma Koşullarını İyileştirme Kurumu tarafından hazırlanan Türkiye dahil 31 Avrupa ülkesinde gerçekleştirilen "4`üncü Avrupa Çalışma Koşulları Anketi"ne göre; İş hayatında kadınlar Türkiye`de %6 oranında cinsel tacize maruz kalmaktadır.

• Kadının Stasüsü Genel Müdürlüğü`nün verilerine göre; Çalışan kadınların %71`i herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı değildir. Kadınların, Marmara bölgesinde %13,1`i, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde %46,3`ü okuma-yazma bilmemektedir. Üniversite öğretim görevlilerinin %36`sı, profesörlerin %25`i, avukatların %26`sı kadındır.

• UNICEF`e göre, Türkiye`de 15 yaş ve üzerindeki nüfusta kadınların %77`si okuma yazma bilmektedir.

• Türkiye`de kadınların işgücüne katılım oranları son derece düşüktür. Yapılan bir araştırmaya göre bu katılım sürekli bir azalma göstermektedir. 1955 yılında çalışma yaşındaki kadın nüfusunun %77`si işgücüne dahilken bu oran 1990`da %34.0`a, 1992`de %32.5`e, ve Ekim 1995`te ise %30.7`ye gerilemiştir. Ekim 1995 verilerine göre, şehirde kadının eğitim düzeyi yükseldikçe, işgücüne katılımı da yükselmekte, fakülte ve dengi okul mezunu kadınlarda işgücüne katılım oranı %71.1`e ulaşmaktadır. Boşanmış kadınlarda işgücüne katılım oranı %42.8`e yükselirken, evli kadınlarda %12.8`e kadar düşmektedir.

• Türkiye`de Kadınların %49.8`i ücretsiz aile işçisidir. İstihdam edilen kadınların %57.2`si tarım sektöründe çalışmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu 2005 yılı verilerine göre, tarım sektöründe çalışan 6 bin 493 kişinin 2 bin 943`ünü kadınlar oluşturmaktadır. Bağ-Kur Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, 31 Ekim 2006 itibariyle Tarımda Kendi Nam ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi 36 bin 433 kadın sigortalı bulunmaktadır. SSK`nın 2005 yılı sonu verilerine göre de tarım sigortasına tabi olarak çalışanların 178 bin 178`i kadındır.

• Türkiye`de kadınlar için uygun görülen meslekler sınırlıdır. Bu konuda yapılan araştırma sonuçlarına göre; öğretmenlik, hemşirelik ve çeşitli kamu ve özel kuruluşlarda memurluk gibi kadının evine ve ailesine daha fazla vakit ayırabileceği meslekler kadın için daha uygun görülmektedir.

• Türkiye`de doğumdan sonra kadınların yarısından fazlası ya işini bırakmakta ya da çalışmaya ara vermektedir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü`nce 1994-2000 arasında yürütülen Kadın İstihdamının Geliştirilmesi Projesi kapsamındaki araştırmaya göre; doğumdan sonra aynı işte çalışmayı sürdürenlerin oranı %43, çalışmayı bırakanların oranı %19, çalışmaya ara verenlerin oranı %38`dir.

• Türkiye`de 2006 Ekim dönemi itibarıyla çalışma çağında (15 yaş ve üstü) 51 milyon 922 bin kişi bulunurken, bu rakamın 26 milyon 774 bin kişisi çeşitli nedenlerle işgücüne katılmamaktadır. “Çalışmayan ve iş aramayan” 26 milyon 774 bin kişinin 13 milyon 27 bini yani yarısı ev kadınıdır. Çalışmayan nüfusun 1 milyon 977 bin kişisini de “iş aramayıp ancak çalışmaya hazır olanlar” oluşturmaktadır. Bu 1 milyon 977 bin kişinin 1 milyon 82 bini de kadındır. Çalışamaz halde olan nüfusta ise liderliği kadınlar elinde bulundurmaktadır. Toplam 3 milyon 318 bin kişi olan bu gruptakilerin 2 milyon 18 bini kadındır.

• İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya illerinde özel şirketlerde çalışan üniversite mezunu, 23-40 yaş aralığındaki 400 kadın ile yapılan bir araştırmaya göre; çalışan kadınlar mutsuz ve geleceğe güvenle bakmamaktadır. Genel müdür düzeyinden yeni işe başlayanlara kadar farklı pozisyonlardaki kadınların katıldığı araştırma kapsamında yöneltilen "Mutlu musunuz?" sorusuna, kadınların %38`i mutlu olduğu yanıtını verirken, %62`si ise mutsuz olduğunu belirtmiştir.

• İzmir`de değişik hastanelerde görevli 120 hemşireyle yapılan bir araştırmaya göre, acil servisler ``duygusal tükenme`` ve ``duyarsızlaşma`` yaşatmaktadır. Araştırma kapsamına üniversite, devlet ve daha önce SSK`ya bağlı bir hastanede çalışan 120 acil servis hemşiresi alınmıştır. Araştırmada, yarıdan fazlası 5 yıl ve daha altında acil serviste çalışan hemşirelerde sinir, kas ve iskelet ile dolaşım sistemiyle ilgili hastalıklar tespit edilmiştir. Araştırma sonucuna göre, üniversite hastanelerinde çalışan hemşirelerin %96.7`si ``duygusal tükenme``, devlet hastanesindekilerin de %70.5`i ``kişisel duyarsızlaşma`` yaşadığını ifade etmiştir. Yine devlet ile daha önce SSK`ya bağlı hastanede çalışan 25 yaş altı hemşirelerin de ``duygusal tükenme`` yaşadıkları tespit edilmiştir.

• Yapılan bir araştırmada, pediatri kliniklerinde görev yapan hemşirelerin %77.9`unun çeşitli şiddet türlerine maruz kaldığı belirlenmiştir.

• Dünya Ekonomik Forumu`nun ikinci kez yayımladığı geniş kapsamlı Cinsiyet Ayrımı Endeksi`nde çok sayıda ekonomik açıdan geri kalmış Afrika ülkesi dahi Türkiye`yi geride bırakmayı başarmıştır. 115 ülkeyi kapsayan kadın-erkek eşitsizliği araştırmasında, Türkiye, Mozambik, Namibya gibi ülkeler tarafından dahi geçilerek ancak 105`inci olabilmiştir. Dünya nüfusunun %90`ını kapsayan araştırma kadın-erkek arasındaki; "ekonomik katılım ve fırsat eşitliği", "eğitime erişim", "sağlık ve yaşam süresi" ile "siyasi güç" başlıklı 4 ayrı kategoride yapılmıştır. Bu yapılırken de kadınların arasındaki okur yazarlık oranı, okula devam, doğumda ölüm, parlamentolardaki koltuk sayısı, maaş dengesi gibi kriterler göz önüne alınmıştır. Ardından da bu dört kategorinin ortalaması alınarak genel bir sıralama yapılmıştır. Türkiye, ekonomik katılımda kadınlara pay vermede sadece 106`ıncı olabilmiştir. Erkekler ile kadınların eğitim alanındaki eşitliği sağlamada 92`inci sıraya oturan Türkiye, en yüksek sırayı ise siyasi güç başlığında almıştır.

• BM`nin hazırladığı ‘İnsani Gelişme Raporu`nun kadınların hayattan beklentileri, okur yazarlık oranları ve benzeri başlıkları dikkate alan ‘Toplumsal Cinsiyete Bağlı Gelişme Endeksi`nin verilerine göre Türkiye 177 ülke arasında 70. sırada yer almaktadır. Bu listede Yunanistan 25., Bulgaristan ise 48. sırada bulunmaktadır.

• THY 800 kabin memuruna imzalattığı sözleşmeye 3 yıl hamile kalmama şartı koymuştur.

DEĞERLENDİRME (İŞ HAYATI)

Çalışan kadın, cinsiyet ve yaş itibari ile belli bir kategori teşkil eden ve fiilen de ekonomik hayatın içinde bulunan kadınları ifade etmektedir. Çalışan kadın iş hayatı ile aile hayatının getirdiği sorumlulukları dengeleme çabası içerisindedir. Böylece hem evde hem işte çalışmak zorunda olan “kadınların ikili yükü” denilen sorun ortaya çıkmıştır. Aile hayatı lehine denge bozulduğunda, iş hayatında ikinci sınıf çalışan olma durumunda kalınırken, iş hayatına ağırlık verildiğinde ise aile hayatından taviz verilmekte, bu da kadını ruhsal çöküntüye itmektedir. Günümü z de kadına dayatılan kariyer yapma hırsı bu ikilemi daha da arttırmaktadır.

Ülkemizde Balkan savaşından önce sadece belirli ekonomik olaylarda yer alan kadınlar, Balkan savaşı ve I. Dünya harbi ile birlikte hastanelerden ticarethanelere, hükümet dairelerinden fabrikalara kadar çok geniş bir alanda faaliyet göstermeye başlamışlardır. Cumhuriyetle birlikte bu faaliyet alanları daha da genişlemiş olmasına rağmen Türkiye`de kadınların işgücüne katılım oranları son derece düşüktür. Gelişmiş-sanayileşmiş ülkelerde kadınların çalışma sorununu inceleyen OECD uzmanları, iyi bir kazanç söz konusu olmadığı için çalışma alanına çekilemeyen kadınları ekonomik yaşama etkin bir biçimde katabilmek için “onlara çocuklarına baktırmak için sarf edeceklerinden daha fazla net ücret ödeneceği güvencesinin verilmesi ve buna göre gerekli ücret düzenlemelerinin yapılması yada onların çocuklarını bir başkasına emanet etmelerine gerek bırakmayacak bir sistemin uygulanmasını” temel koşul olarak görmektedirler.

Günümüzde kadınlar her alanda faaliyet göstermekte ve başarılı olmaktadırlar. Kadınların hem istedikleri meslekte çalışabilmeleri hem de evine ve ailesine zaman ayırabilmesi için uygun ortamın hazırlanması gerekir. Bu konuda hem devletin hem de işyerlerinin gerekli düzenlemeleri yapmaları zorunludur.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (İŞ HAYATI)

• Annelerin kesinlik ile yeni doğmuş veya küçük çocuklarından ayrılmadan işlerine devam edebilmeleri sağlanmalıdır. Bu hem anne, hem çocuk, hem de sağlıklı nesiller yetiştirilmesi açısından toplum için çok önemlidir. Bunun için özel veya kamuya ait her türlü işyerinde çocuk odaları ve emzirme odaları bulunmalıdır.

• Annenin çocuk ile ilişkisini en sağlıklı biçimde sürdürebilmesi için çalışma saatlerinde gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Ücretli ve ücretsiz izin süreleri gerektiğinde arttırılabilmelidir. Ayrıca devlet, işyerlerinin bu uygulamalara geçmesi için cezalandırıcı ve teşvik edici gerekli yasal düzenlemeleri de yapmalıdır.

• Kadınlara evlerinde yapabilecekleri iş imkanları da sunulmalıdır.

• Ücretsiz meslek edindirme kursları açılmalıdır.

• Eğitim almış kadınların atıl bir durumda kalmalarına engel olarak onları iş hayatına çekecek düzenlemeler yapılmalıdır.

• Çalışan kadın ve erkekler arasındaki ücret dengesizliğine son verilmelidir.

• Kadınların eğitim seviyesinin yükseltilmesi için önündeki engeller -başörtüsü yasağı da dahil olmak üzere- kaldırılmalıdır.

SİYASİ HAYAT


• Türkiye, kadına seçme-seçilme hakkını dünyada ilk veren ülkelerden olmasına rağmen kadın siyasetçi sayısında dünya 165. sıradadır. Türkiye`nin TBMM`deki kadın oranı sadece %4,4. Bu oran ile Türkiye dünya ülkeleri arasında en alt sıralarda yer almıştır.

KADININ EVLİLİK İÇİNDEKİ HUKUKİ DURUMU


Yeni Medeni Kanunumuzun 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmesi ile kadının evlilik içindeki hukuki durumunda bazı değişiklikler olmuştur. Bunlar kısaca aşağıda belirtildiği gibidir.



Aile Birliğinin Temsili : Birliği koca temsil eder hükmü değiştirilmiş, eşlerden her birinin evlilik birliğini temsil edeceği hükmü getirilmiştir.
Aile Reisliği : Koca, birliğin reisidir hükmü değiştirilmiş, birliği eşlerin beraberce yönetecekleri hükmü getirilmiştir.
• Aile Konutu ve İkametgah : Eşlerin oturacakları konutu kocanın seçeceği hükmü değiştirilmiş, eşlerin oturacakları konutu birlikte seçecekleri hükmü getirilmiştir. Artık eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Rızayı sağlayamayan veya haklı bir sebep olmadan kendisine rıza verilmeyen eş, hakimin müdahalesini isteyebilir. Aile konutu olarak tahsis edilen taşınmaz malın maliki olmayan eş, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini isteyebilir. Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.

• Aile Geçimini Sağlama : Evin geçimini sağlama görevinin kocaya ait olduğu hükmü değiştirilmiş, eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları hükmü getirilmiştir.

• Evli Kadının Bir Meslek ve Sanat İle Uğraşması : Karı, kocanın açık veya zımni müsaadesi ile bir iş veya sanat ile uğraşabilir hükmü yeni Medeni Kanun yürürlüğe girmeden önce Anayasa Mahkemesi tarafından 1990 senesinde iptal edilmişti. Yeni Medeni Kanunda eşlerden her birinin, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini almak zorunda olmadığı, ancak, meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik birliğinin huzur ve yararının göz önünde tutulacağı hükmü getirilmiştir.

• Mal Rejimleri : Eşler arasındaki kanuni mal rejiminin mal ayrılığı rejimi olduğu hükmü kaldırılmış, eşler arasında kanuni mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanmasının asıl olduğu hükmü getirilmiştir.

• Velayet : Velayet hakkını anne ve baba kullanır iken anlaşamazlar ise babanın reyine üstünlük tanıyan hüküm değiştirilmiş, anne veya babaya anlaşmazlık durumunda böyle bir üstünlük tanınmamıştır.

• Vesayet : Vesayet altına alınan kimsenin yerleşim yerinde oturanlardan vasiliğe atanan erkeklerin vesayet vazifesini kabul etmek zorunda olduğuna dair hüküm değiştirilmiş, kadının da vasiliğe atandığında bu vazifeyi kabul etmek zorunda olduğuna dair hüküm getirilmiştir.

DEĞERLENDİRME (KADININ EVLİLİK İÇİNDEKİ HUKUKİ DURUMU)

Görüldüğü üzere Medeni Kanunumuzda birçok değişiklikler yapılmıştır. Bu hükümler kadınlar açısından değerlendirildiğinde ilk planda kadınların lehine gibi gözükmek ile birlikte aleyhine olan yönleri de bulunmaktadır. Her hakkın bir görevin karşılığı olduğunu kadınlarımızın unutmaması gerekir. Kadınların bu haklarını kullanabileceği bir zemin hazırlanmadan, bu hükümler işlerlik kazanamaz. Kadınlarımızın çoğunun ev hanımı olduğu ve evliliklerde ev içi kararlarda genelde erkeğin daha baskın olduğu toplumumuzun sosyal bir gerçeğidir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanununun aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlalini düzenleyen 233/1 maddesi “Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, şikâyet üzerine, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmünü getirmiştir. Bu durumda; yeni Medeni Kanun uyarınca evlilik içinde üzerine aldığı sorumlulukları yerine getirmeyen kadınlar içinde bu hüküm geçerli olacaktır.

Eşitlik ilkesi uyarınca bazı hükümlerin kadın ve erkek için aynı şekilde düzenlenmesi kimi durumlarda kadınların aleyhinde olmaktadır. Mesela; yeni Medeni Kanunumuza göre kadının da erkeğe yoksulluk nafakası ödemesine karar verilebilmektedir, eski Medeni Kanunda ise erkeğin kadından yoksulluk nafakası isteyebilmesi için kadının hali refahta bulunması gerekirdi. Bu nedenle kimi kadın dernekleri, gerçekte çok açık bir şekilde, kadınların aleyhine çalışmaktadır. Medyaya da yansıdığı üzere zaten bu dernekler bir takım yabancı ülkeler tarafından finanse edilmekte ve belirli gayelere ulaşmak için kullanılmaktadırlar.

BOŞANMA

src=/upload/image/1.jpg
 


• Boşanma davaları hasımlı hukuk davaları içerisinde hep birinci -1994 yılında ikinci- sırayı işgal etmektedir. Son 15 yılın istatistiklerine bakıldığında açılan boşanma davası sayısında istisnasız her yıl belirgin bir artış gözlenmektedir. Son yıllarda adeta bir patlama yaşanmakta olup bu artış %20yi de aşan oranlarda gerçekleşmektedir. Son 15 yıldaki artış ürkütücü bir gelişme göstererek 2,5 katına ulaşmıştır.

width=550


• Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, yıllara göre yukarıda belirttiğimiz açılmış olan boşanma davalarından henüz karar verilmiş ve boşanma ile sonuçlanmış davaların sayısı da şöyledir: 2001 yılında 91.994, 2002 yılında 95.323, 2003 yılında 92.637, 2004 yılında 91.022, 2005 yılında 95.895`dir.

• ATO tarafından, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Nüfus ve Vatandaşları İşleri Genel Müdürlüğü verilerinden yararlanılarak hazırlanan ``Boşanma Raporu``na göre; Türkiye`de 1990 yılında 25 bin 712, 2000 yılında 34 bin 862 olan boşanan çift sayısı, 2002 yılında 90 bin 454 çıktıktan sonra 2004 yılında 88 bin 736`ya düşmüştür. Raporda, TÜİK verilerine göre, 1990 yılında 25 bin 712, 1991 yılında 27 bin 167, 1992 yılında 27 bin 133, 1993 yılında 27 bin 725, 1994 yılında 28 bin 41, 1995 yılında 28 bin 875, 1996 yılında 31 bin 540, 2000 yılında ise 34 bin 862 çiftin boşandığı belirtilerek, Türkiye`nin en ağır krizi yaşadığı 2001 yılında boşanma sayısında belirgin bir artış yaşandığı, boşanma sayısının 2000 yılına kıyasla %44,6 artarak 50 bin 402`ye çıktığı ifade edilmiştir. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, boşanma sayısı 2002 yılında %79,5 artışla 90 bin 454, 2003 yılında 89 bin 311, 2004 yılında 88 bin 736 olarak gerçekleşirken, söz konusu 3 yılda boşanan çiftlerin sayısı toplam 268 bin 501 olmuştur. Rapora göre, boşanma nedenleri arasında ``geçimsizlik`` ilk sırada yer almaktadır.

• Boşanma davaları en çok evliliğin 1. yılında açılmaktadır.

• Çocuk sayısı arttıkça boşanma davalarının sayısı azalmaktadır.

DEĞERLENDİRME (BOŞANMA)



Aile toplumun temelini teşkil eden sosyal bir kurumdur. Ailenin korunup geliştirilmesi devlet açısından anayasal bir görevdir (Anayasa m.41). Ancak Türkiye`de devletin bu görevini hakkı ile yerine getirdiğini söylemek zordur. Ülkemizde ailenin korunması denildiğinde sadece hukuki koruma anlaşılmaktadır. Doktrin ve mukayeseli hukuktaki gelişme ve ilerlemeler mevzuatımıza yansımasına rağmen aile içi şiddet ve istatistiklerde de görüldüğü üzere boşanma sayıları sürekli yükselme eğilimi göstermektedir.

Aile toplumun temelini teşkil ettiğine göre burada vuku bulacak çöküntünün tüm toplumu yıkıma götüreceği de çok açıktır.

Boşanma kadınların sağlık durumlarını da etkilemektedir. ABD`de yapılan bir araştırma boşanan kadınların evlilere oranla daha fazla hastalığa yakalandığını ortaya çıkardı. K.A.S Sosyal Davranış Enstitüsü tarafından 10 yıl boyunca 416 kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre, boşanan kadınların ilk 2 yılda psikolojik sorunlardan şikayet ettiği, ileriki yıllarda ise soğuk algınlığından kansere kadar 46 çeşit hastalığa yakalandıkları bildirilmiştir.

Boşanmanın getirdiği -özellikle kadın açısından- ciddi psikolojik, sosyal, ekonomik ve hukuki sorunlar bulunmaktadır. Toplumumuzda halen özellikle boşanmış kadınlar hoş olmayan bazı ima, tutum ve davranışlara maruz kalmaktadırlar. 1950 öncesi, boşanma son derece ayıp karşılanırdı ve çok sık görülmemekte idi. Köyden şehre göç, ekonomik, toplumsal ve kültürel yapının değişmesi ile tüm olumsuz sonuçlarına rağmen aile içi şiddet ve boşanma davaları ciddi artışlar göstermektedir.

Türkiye`de nüfus artışına karşılık her yıl evlenme oranları giderek azalmaktadır. Evlenme oranlarının azalmasına karşılık boşanma davalarındaki bu artış Türk aile yapısının karşı karşıya kaldığı tehlikenin boyutlarının ne kadar ciddi olduğunu da bize göstermektedir.

Önemli olan bir husus da mevcut istatistiki bilgilerin kurumlara göre değişmekte olmasıdır. Veriler arasında paralellik yoktur. Yine hükümete bağlı kadınlara yönelik çalışmalar yapan kurumlarda çok yetersiz ve diğer kurumlar ile uyumsuz istatistiki bilgiler mevcuttur.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (BOŞANMA)

Aile hukuki yönden korunup himaye edilirken bu desteğin aynı zamanda sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda da gerçekleşmesi koruma fonksiyonunu daha anlamlı hale getirecektir. Koruma, aile kurumu aşınıp, yıpranıp aile içi şiddet ve boşanma aşamasına gelmeden önce önleyici tedbirler alınarak sağlanmalıdır. Bu meyanda ailenin dinî, millî, ahlakî tüm manevi değerlerini içeren sosyal ve ekonomik programlar ile desteklenip donanımlı hale getirilmesi bir zorunluluk olarak kendisini göstermektedir. Alınan tüm tedbirlere rağmen boşanma engellenemiyorsa bu aşamada da zararlı sonuçlardan tarafları ve toplumu koruyucu düzenlemelere geçilmelidir.

ZİNA SUÇU

Türk toplumu gelenek ve göreneklerine bağlı, dini ve manevi değerleri kuvvetli bir toplumdur. Son yıllarda Avrupa Birliğine uyum nedeni ile çıkarılan yasalar bu değerleri zedelemekte ve hatta yok etmeye çalışmaktadır. AB, Türk hukuk mevzuatında ne kadar ahlak saiki ile işlenen suç var ise hep o kanun maddelerinin değiştirilmesi veya kaldırılması yönünde baskı yapmaktadır. Bunun bir örneğini de maalesef zina suçunun yeni Türk Ceza Kanununda yer almaması ile görmekteyiz.

Eski TCK`nun 5. faslında 440 – 444 maddeleri arasında düzenlenen “Zina” suçu Anayasa Mahkemesinin 23/06/1998 gün ve 1998/3 E., 1998/28 K. R.G.: 13/03/1999 – 23638 (Kadının Zinası) ve 23/09/1996 gün ve 1996/15 E., 1996/34 K. R.G.: 27/12/1996 – 22860 (Kocanın Zinası) kararları ile iptal edilmiştir. Eski TCK`da kadının zinasının oluşması için bir kere cinsel ilişkide bulunmasını yeterli görürken, kocanın zinasının oluşması için zina yaptığı kadın ile karı koca hayatı yaşamasını gerekli görmüştür. Anayasa Mahkemesi, karı koca arasında zina suçunun oluşumu için cinsiyet sebebi ile TCK`da getirilen bu farklı düzenlemeyi Anayasanın “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesini düzenleyen 10. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir. Ancak burada amaç bu suçun tümü ile ortadan kaldırılması değil, belirttiğimiz eşitsizliğin giderilerek yeniden düzenlenmesi idi.

Eşitsizliğin giderilerek zina suçunun yeniden düzenlenmesi gerekir iken AB`nin baskıları sonucunda zina tümü ile yeni TCK`ndan çıkarılmıştır. Bu tartışmalar esnasında televizyonlarda televolelerde görülen insanların yorumları halka sunularak zinanın özel hayatı ilgilendirdiği, zaten zina sebebi ile boşanmanın mümkün olduğu telkin edildi. Bir takım sivil toplum kuruluşlarının edebe aykırı sloganlar ile zinanın suç olmaktan çıkarılmasına destek vermişler ve amaçlarına da ulaşmışlardır. Artık bizim, eşine, çocuklarına ve evine kendini adayan muhterem kadınlarımız kocası zina yaptığında cezai yönden hiçbir şey yapamayacak, kendisine gösterilen tek yol olan boşanma yolunu seçmesi gerekecektir. Toplumsal yapımızda, birçok engel ile karşı karşıya kalan kadının bu durumda dahi boşanma davası açması çok zordur. Eski kanuna göre bu durumda ceza tehdidi ile eşini evine döndürebilen kadın yeni kanun ile kendisi evinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır.

Ailemizi parçalama yönünde bir adım daha atılmıştır. Zina suçunun kaldırılması için mücadele veren bir kısım medya ve STK`lar yeni TCK`nda “Cinsel Saldırı” başlığı altında evlilik içi tecavüze yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verileceği hükmü getirilirken hiç ses çıkarmamışlardır. Evli olmadığı bir şahıs ile cinsel ilişkiye girmesini özel hayat diye savunanlar, eşlerin yatak odasına girmeyi özel hayata müdahale olarak görmemektedirler. Çünkü bu hüküm aile mahremiyetine olur olmaz müdahalelere imkan vererek aile kavramını, birlikteliğini bir kere daha zedeleyecektir.

DOĞURGANLIK

Türkiye`nin 1978`de 4.3 olan kadın başına toplam doğurganlık hızı, 25 yılda 2.2`ye gerilemiştir. Türkiye doğurganlıkta aile başına 2,2`lik ortalamayla Müslüman ülkelerin sonuncusu durumundadır. Bu orana yaklaşmış olan Avrupa ülkelerindeki doğurganlığı destekleyen düzenlemeleri ve bizim halen doğum kontrolünü yaymaya çalışıp az çocuklu aile modelini örnek göstermemiz dikkate alınır ise bir süre sonra Avrupa ülkelerinin de gerisinde kalacağımız aşikardır.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı, Türkiye nüfus ve sağlık araştırmasının 2003 yılı sonuçlarına göre, toplum doğurganlık hızında düşme, gebeliği önleyici yöntem kullanım oranında ise artma olduğunu bildirilmiştir. Gebelik ve doğum ile bağlantılı hastalık ve ölüm risklerinin en yüksek olduğu 20 yaşın altında ve 35 yaşın üzerinde yapılan doğumların, tüm doğumların %22`sini oluşturduğu ifade edilmiştir. 1998-2003 yılları arasında her 10 anneden 7`sinin doğum öncesinde bir doktordan bakım aldığı, doğumların; %46`sının doktor tarafından yaptırıldığı, %78`inin bir sağlık kuruluşunda, %5`inin ise evde gerçekleştiği bildirildi. Söz konusu bu rakamların yaşanan bölgeye ve eğitim düzeyine göre farklılıklar gösterdiği belirtildi. Kırsal alandaki kadınların %53.2`sinin, kentsel alandakilerin ise %80.2`sinin doğum öncesinde bir doktordan bakım aldığı ifade edildi. Eğitimi olmayan ve ilkokulu bitirmemiş kadınların %42.4`ünün doğum öncesinde bakım aldığı, bu oranın lise ve üzeri eğitim alan kadınlarda %96.3`e çıktığı vurgulandı. Eğitimi olmayan ve ilkokulu bitirmemiş kadınların %49.1`inin, lise ve üzeri eğitim alanların ise %2.5`inin evde doğum yaptığı belirtildi. 1989`da yüz binde 132 olan anne ölüm hızının, 2004`te yüz binde 70`e düştüğü ifade edildi.

Her şeyini örnek aldığımız Avrupa`nın ailelerin çocuk sayısını arttırmak için izlediği politikalarını örnek almamaktayız. Ayrıca ne yiyip içeceğimize bile karışan AB kendisi bu yönde birçok destekleyici politikaya imza atarken bize gelince bu konu ile ilgili bir düzenleme yapılması için hükümete hiçbir baskı da yapmamaktadır.

Ülkemizdeki çocuk sayısının hızla azaldığını bunun gelecekte her yönden bizim aleyhimize olacağını düşünerek bir an önce bunu destekleyen politikaların üretilmesi ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Çocuklu ailelere maddi yardım, vergi indirimi, sosyal haklar tanınması gibi projeler uygulamaya konulmalıdır.

Ayrıca bugünlerde sperm bankaları sürekli dile getirilmektedir. Burada asıl verilmek istenen mesaj “evlenmenize gerek yok, istediğiniz çocuk ise evlenmeden de hatta sizin için koca, çocuğunuz için de baba kavramı olmadan da bir hayat sürdürme imkanınız var”dır. Özgürlük adı altında yine aile kurumunun yok olmasını sağlamaya çalışan bir düzenlemedir.

KÜÇÜK KADINLAR

Çocuk denilince henüz reşit olmayan kişi anlaşılır. Yani 18`ini doldurmamış ise o kişi çocuk sayılır. Toplumumuzda bu yaşın altında olup evlenen kızlarımız olduğu gibi evlilik dışında kendi rızaları veya rızaları dışında cinsel ilişkide bulunan kızlarımız da vardır. Yeni TCK`da “Reşit Olmayanla Cinsel İlişki”yi düzenleyen maddenin yeni hali ve Anayasa Mahkemesince iptal edilen hükmü sonucunda kızlarımızın fuhuş batağına düşmesinin, mafya çetelerinin mağduru olmasının yolu açılmıştır. Bütün dünyada var olan ve ülkelerin dahi önüne geçemediği bu mafyalara masum kızlarımızın karşı koymasını bekleyemeyiz. Ayrıca bu hüküm mafya dışında da kızlarımızı onları kullanmak isteyen bir takım kötü kişilerin insafına terk edecektir. Bu kızlarımızı korumak devletin görevidir.

Yeni Türk Ceza Kanununun 104. maddesinin 2. fıkrası, eşitlik ilkesine aykırılık nedeni ile Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. “Reşit Olmayanla Cinsel İlişki”yi düzenleyen bu maddenin metni aşağıdaki gibidir:

Madde 104 - (1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine , altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Fail mağdurdan beş yaştan daha büyük ise, şikâyet koşulu aranmaksızın, cezası iki kat artırılır.

Eski TCK`da bu suçu düzenleyen maddenin metni ise şu şekilde idi:

“Reşit olmıyan bir kimse ile rızasiyle cinsi münasebette bulunanlar fiil daha ağır cezayı müstelzim bulunmadığı takdirde altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Görüldüğü üzere yeni TCK yürürlüğe girmeden önce bu suçun takibi şikayete bağlı değildi ve cezanın üst sınırı da üç sene idi. 1 Haziran 2005 tarihinde yeni TCK`nın yürürlüğe girmesi ile ikili bir ayırıma gidilmiş, sadece fail ile mağdur arasındaki yaş farkı beşten fazla ise, şikayet koşulu aranmaksızın cezanın iki kat arttırılacağı belirtilmiş, diğer durumlarda şikayet koşulu aranmıştı. Ayrıca cezanın üst sınırı da iki seneye indirilmişti.

Anayasa Mahkemesi eşitlik ilkesine ayrılıklık nedeni ile ikinci fıkrayı iptal etti. Artık failin yaşı ne olursa olsun bu suçun takibi için şikayet koşulu aranmakta ve verilecek cezanın üst sınırı da iki sene olmaktadır.

Durumun vahameti Anayasa Mahkemesi kararındaki karşı oy yazısından da açıkça anlaşılmaktadır.

KARŞI OY YAZISINDAN ALINTILAR

“Çocuk deyiminden; henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi” anlaşılır.

Toplumumuzun kısmen dahi olsa bu gibi olumsuzluklara maruz kalmaması için, Anayasamızın 5.maddesinde sayılan Devletin temel amaç ve görevleri arasındaki “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” görevini yerine getirirken çocukları, ister töreden, ister ekonomik koşullardan kaynaklansın her türlü istismardan koruması mutlak bir zorunluluktur. Anayasamızın 41. ve 58. maddeleri de bunu doğrulamaktadır. Bu nedenle, reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye devletçe müdahalenin sadece cebir, tehdit ve hilenin saptanması ya da şikayet yapılması koşullarında mümkün olabilmesi, Devleti, bu görevlerini yerine getirmekte güçlüklerle karşı karşıya bırakır.

Anayasanın 41. maddesinde “Türk toplumunun temeli” olduğu ve “eşler arasında eşitliğe” dayandığı belirtilen aile kurumuna herhangi bir yönden aykırı olmadığı gibi, bilinçsiz, hukuk kuralları dışında gerçekleşen, özgür bir istence ve karara dayandığı kuşkulu olan birtakım ilişkileri, tek veya çok eşli birliktelikleri ve aileye alternatif diğer yaşam tarzlarını caydırıcı niteliğiyle, aslında aile kurumunu destekleyen bir hükümdür.

Evlenmek için onsekiz yaşını doldurması gereken, onyedi yaşında evlenebilmek için ebeveyninin rızasına; önemli sebeplerin mevcudiyeti halinde de, onaltı yaşında evlenebilmek için mahkeme kararına ihtiyacı bulunan, Medeni Kanuna göre de fiil ehliyeti ve evlenme hakkı olmayan kişinin cinsel partner seçme özgürlüğünden, dolayısıyla, korunması gereken özel hayatın gizliliğinden söz edilemez.”

KARŞI OY YAZISININ SONUÇ KISMI

“Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırılık içermeyen T.C.K. 104. maddesinin (2) numaralı fıkrasının iptalinin yol açacağı yaptırım boşluğunun, toplumun sosyal dokusunu tahrip edeceğinden, çocuk fuhşunu artıracağından, medeni nikah ve aile kurumuna zarar vereceğinden , gençlerde ve özellikle kız çocuklarında mağduriyete neden olacağından kaygı duymamak mümkün değildir. Yasama organının bu konuyu tekrar ele alarak yeni bir düzenleme yapması temenni olunur.”

Türk aile yapısının çökertilmek isteniyor.

Amerika`daki “Dünya Milletleri Araştırma Enstitüsü”nün 1988 yılında hazırladığı bir raporda aynen şu ifadeler yer almaktadır; ‘Hedef aldığımız bütün milletleri ahlâken çökerttik. Sadece Türkiye, sağlam aile yapısı sebebiyle direniyor. Türkiye`de aile yapısını bozmak için medya özellikle televizyonlar ele geçirilmeli ve Türkiye`de genel ahlâkı yıkmak için ABD`de çevrilen filmlerin müstehcenlik dozu artırılarak, medya vasıtasıyla Türk aile yapısı bozulmalıdır.`

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Ali İhsan Özuğur da “Amacımız, insanları cezalandırmak değil, Türk toplumunun temelini oluşturan aileyi korumaktır. Çağımızda birçok tehdit ile birlikte yaşıyoruz. Bir taraftan ülkemizi bir taraftan ailemizi bölmek isteyenlerin bulunduğu ortamda bizlere büyük görev düşüyor.” demektedir.

TCK. 104. maddesindeki değişiklikler de çok kısa bir zaman içerisinde olumsuz yönde kendisini gösterecektir. Bu neden ile bir an önce mezkur madde eski Türk Ceza Kanunundaki haline getirilmelidir.

MEDYA

ABD`yi dahi geride bırakarak en çok televizyon seyredilen ülke olan Türkiye bu konuda dünyada birinciliği almıştır. ABD`de “idle box” ya da “aptal kutusu” denilen bu alet evlerimizin baş köşesinde yerini almış durumdadır. Özellik ile kadınlarımızın durumu dikkat çekicidir. Yatma-kalkma, yemek ve ev işlerini yapma saatlerini televizyona göre ayarlayan kadınlarımızın sayıları bir hayli fazladır. Öğrencilerin ders programları olduğu gibi onlarında haftanın her gününe yerleşmiş bir takım kadın programları, diziler, dedikodu programları vardır.

Ne yazık ki çok büyük görevleri olan kadınlar bu şekilde hem kendilerine, hem ailelerine hem de topluma çok büyük zarar vermektedirler. Çocuklarımızın kötü alışkanlıklarının artması ve bu alışkanlıklara başlama yaşlarının her geçen gün düşmesinde, okullardaki şiddet olaylarında, suçlu çocukların artmasında annelerin rolü çok büyüktür. Bir çoğu ev hanımı olmasına rağmen yemek dahil temizliği bile yardımcılarına yaptıran bu kadınlarımızın seviyesi de giderek düşmektedir. Çünkü bu halde dahi kendilerine kalan zamanı faydalı bir iş yaparak geçirmemekte, bu boşluk içinde kendileri de kötü alışkanlıklar edinmektedirler.

Seyirci ve okuyucu olmaktan başka kadın aynı zamanda medyada seyredilen konumundadır. Televizyon kanallarındaki 467 programdan 37`sinde sürekli cinsellik işlenmektedir. Gazetelerin arka sayfalarında yer alan kadınlar, güzellikleri sebebiyle kullanılmakta ve bu ticari bir sektör haline gelmiş durumdadır. Bir sakız dahi satarken kadının cinsel cazibesi kullanılmaktadır.

1971-2004 yılları arasında yayınlanan haftalık ve aylık dergilerde yer alan kadın imgesine sahip 252 reklamın analiz edildiği araştırmanın sonuçları şöyledir:

• Kadın imgesinin yer aldığı dergi reklamlarının %15,5`inde kadın, reklamı yapılan ürünle hiçbir ilgisi olmaksızın sadece ``dekoratif`` bir unsur olarak boy gösterirken, %12,7`sinde ``fiziksel görünüşü için endişeli``, %11,5`inde ise ``seks objesi`` olarak yer almıştır.

• Reklamlarda yer alan kadın karakterlerin %69,4`ünün 21-30 yaş grubunda olduğu, 31-40 yaş aralığında yer alan kadınların oranının %15,1, 41 yaş ve üstü kadınların oranının ise %2,8`de kaldığı gözlenmiştir.

• Reklamdaki kadının, reklamı yapılan ürün veya hizmet ile ilişkisi ve fotoğraftaki duruşu dikkate alındığında, reklamların %28,2`sinde kadına ``son kullanıcı`` rolü öngörülürken, reklamların büyük çoğunluğunda (%36,9) kadının, reklamı yapılan ürünle bir bağlantısı tanımlanamamıştır.

• Kadının reklamdaki diğer rolleri ise, %9,5 oranında ``sevgili``, %7,5 ``eş``, %6,7 ``ev kadını``, %4,8 ``ebeveyn``, %4,4 ``ünlü sanatçı`` olarak gösterilirken, sadece % 2`sinde ise ``profesyonel bir meslek`` sahibi olarak yer almıştır.

• Analizi yapılan reklamların %15,5`inde kadın, reklamı yapılan ürünle hiçbir ilişkisi olmaksızın sadece ``dekoratif bir unsur`` olarak bulunurken, %12,7`si ``fiziksel görünüşü için endişeli``, %11,5`i ``seks objesi`` olarak gösterilmiştir.

• Kadın, reklamlarda %9,5 oranında ``erkeğe bağımlı, arzulayan``, %8,7 ``ev kadını``, %8 ``güzelliği sembolize eden``, %6,7 ``anne``, %5,2 ``gelenekselin dışında faaliyetlerde olan``, %4,3 ``eğlence düşkünü``, %4,3 ``kariyer odaklı``, %4 ``geleceği planlayan``, %3,2 ``rahata, konfora düşkün``, %2,8 oranında ise ``sağlığına önem veren`` bir kişi olarak tanımlanmıştır.

• Reklam mesajının içerdiği vaat dikkate alındığında, ``güzellik ve çekicilik`` vurgusu, her dört reklamdan birinde (%25,7 oranında) yer alırken, teknoloji ve tasarımın sunduğu ``kolaylık, rahatlık ve konfor`` %17,5, ``estetik bir görünüme sahip olma`` ise %11,1`lik oranda tespit edimiştir.

• Ev kadınlarına ``temizlik ve lezzet`` vaat eden reklamların oranı %12,3, bireyselliğin öne çıkarıldığı ``özgürlük, gençlik, iletişim, heyecan ve sağlık`` gibi temaların işlendiği reklamlar ise dergilerde %15,9`luk bir oranda yerini almıştır.

• Reklamdaki kadın giysileri esas alınarak yapılan analizde ise kadınların %35,3`ü ``günlük`` elbise, %17,9`u ``klasik ve şık`` giysi, %7,8`i ``iç çamaşırı ve gecelik``, %6,7`si ``çıplak`` olarak, %6`sı ``mayo``, %5,1`i ``takım elbise``, %1,6`sı ise ``iş`` elbisesi giymiştir.

• Reklamlardaki duruş şekli değerlendirildiğinde, kadınların %65`i ``ayakta ve oturarak`` görülürken, vücudun bir kısmına odaklanan reklamlar nedeniyle %22`sinde kadın pozisyonu hakkında bir yorum yapılamamıştır.

• Kadın vücudunun reklamda sergilenen bölümüne göre yapılan değerlendirmede, reklamların yaklaşık %36,1`inde ``tüm vücut``, %31,7`sinde ``bele kadarı``, %23`ünde yalnız ``yüz`` bölgesi yer alırken, %3,2`sinde ``belden aşağısı``, %2,4`ünde ise ``göğüs, bacak, kalça`` bölümleri ön plana çıkmıştır.

• 1971-2004 yılları arasında kadın imgesinin yer aldığı reklamlarda, ``reklamı yapılan hizmet ve ürün tipinin dönemsel değişimi`` incelendiğinde 1970`lerde ``ev temizlik`` ürünleri (ev kadını), 1980`lerde ``ev dekorasyon, giyim ve tekstil`` ürünleri (kadının özgürleşmesi), 1990`larda ``kozmetik ve ev eşyası`` ürünleri (dışa yansıyan imgeler güzelleştiriliyor), 2000`li yıllarda ise ``elektronik ve giyim`` ürünlerinin (dijital, küresel akım etkisi) ağırlık kazandığı görülmüştür.

• ``Kadın reklamı ve fotoğrafının toplam reklam içinde kapsadığı alanın dönemsel değişimi`` ele alındığında, 1970`li yıllardan itibaren kadın fotoğrafının reklam içinde kapladığı alanın arttığı, 1990`lı yıllarda kısmi bir azalma olduğu, 2000`li yıllarda ise yeniden bir artış olduğu gözlendi. 1970`li yıllarda, her üç reklamdan birinde kadın sadece ``yüzü`` ile reklamlarda yerini alırken, 80`li yıllarda yüz imgesi kullanımı giderek azalmaya başlamıştır. 1990`lı yıllara gelindiğinde kadının bel altı bölgesi önceki yıllara göre 2 kat fazla reklamlarda yerini alırken, 2000`li yıllarda ise bacak, kalça ve göğüs odaklı reklam görsellerinde önemli artış olduğu görülmüştür.

SAĞLIK

• Türk kadınlarının %11`inin migren hastası olduğu, migren nedeniyle ülke ekonomisinin ise her yıl 300 milyon dolar kayıp yaşadığı bildirilmiştir.

• Baş ağrısı ile ilgili yapılan bir araştırmaya göre; Türk kadınlarının %93`ü hayatlarının bir döneminde baş ağrısı çekerken, %9.7`si her gün, %40`ı haftada 1-2, %37.8`i ayda 1-2, %12`si de yılda 1-2 kez bu rahatsızlığı yaşamaktadır.

• Araştırmalar a lkol tedavisi için başvuran kadın hasta sayısının son 10 yılda 2 kat arttığını göstermektedir. Bunların %45`ini de ev kadınları oluşturmaktadır. Sosyo ekonomik yönden orta ve üst düzey kadınlarda alkol tüketiminin daha fazla olduğu tespit edilmiştir.

• Her dört kadından birisi depresyon geçirmektedir. Depresyon teşhisiyle tedavi edilen hastaların %75`i kadındır. Depresyonun en yaygın olduğu yaş 30-55 arasıdır. Meslek dağılımında ise %35 oranı ile ev hanımları başta gelmektedir. Kadınların %10`u doğum öncesi ve sonrası depresyonu, %10`u da menopoz öncesi ve sonrası depresyonu yaşamaktadır.

• ABD`de yapılan bir araştırmaya göre; kozmetiklerde 800`den fazla zararlı kimyevi madde bulunmaktadır. 3 bine yakın kozmetikte kullanılan katkı maddelerinin incelendiği, bunların 884`ünün yüksek dereceli zehirlenmelere sebep olduğu, 146`sının tümör oluşturduğu, 218`inin üreme bozukluğuna, 314`ünün mutasyona sebep olduğu, 378`inin de deri ve göz rahatsızlıkları oluşturduğu ortaya çıkmıştır. K ozmetik ürünlerinde kullanılması yasaklanan maddelerin Türkiye`de de yasaklanması ve sıkı bir denetime tabii tutulması gerekmektedir.

GENEL DEĞERLENDİRME

Batı toplumları yüzyıllar boyunca kadının “insan olup olmadığını tartıştı. Sonunda kadının “eksik erkek” olduğunu kabul ettiler. Cahiliye döneminde ise kız çocuklar diri diri toprağa gömülüyor ve sulbün devam edeceği bir “nesne” dahi sayılmıyordu. İslamiyet`in gelmesi ile kadın haklarına kavuştu ve kendisine hak ettiği değer verildi.

Veda Hutbesi`nde de kadınlar yine yerini aldı.

"... Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah`tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah`ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah`ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır... Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir...”

İslamiyet dışında ise kadınlara şöyle bakılmakta idi :

Babil: Kadın evcil hayvanlar mesabesindedir. Biri bir adamın kızını öldürdüğü zaman o da kızını diğerine teslim ederdi. Teslim alan kişi kendi malı gibi kullanır isterse öldürürdü.

Çin: Kadın insan sayılmazdı. Kadınlara isim verilmezdi, numara konulur, iki üç diye seslenilirdi. Kız çocukları uğursuzluk sebebi sayılırdı.

Hindistan: Kadın köleydi. Bugün bile bazı erkeklere, özellikle Brahmanlar`a, eşleri kul köle olmaktadır. Kadın kocası öldüğü zaman hayat hakkı yoktu, o gün ölmeliydi. Tanrıların hoşnut edilmesi için kadınlar, hiç acınmadan kurban edilirdi. Hind hukukuna göre felaket, tufan, ölüm, cehennem, zehir, ejderha, ateş hiç bir zaman kadından daha kötü değildi.

Hıristiyanlık öncesi Batı: Her erkeğin her kadınla cinsel ilişki kurabildiği bu devrede Avrupa insanı için evlilik kavramı yoktu. Kadın toplumun malı sayılırdı. Kendisine ait olsun olmasın bütün erkekler istedikleri kadınlarla cinsel ilişki kurabilirlerdi. Bu şekilde doğan çocuk toplumun malı sayılırdı.

Hıristiyanlık: Kadın şeytanca kötülüklere yol açar. Allah`ın emirlerini çiğner ve erkeğin ahlakını bozar. Kadın günahın anası; fesat ve fitnenin kaynağıdır. Kadın, günahın ahlaksızlığın, ruhi ve manevi alçaklığın canlı bir heykelidir. Kadın, şeytanın insan nefsine giriş kapısıdır. Allah`ın yasalarını iptal eden, Allah`ın çehresini bozan iğrenç bir mahluktur. (Aziz Tertolyan)

Erkek kadın için doğmadı, fakat kadın erkek için doğdu. Mesih adına kadın kendini kötülüğün sembolü saymalıdır. (Aziz Saint Paul)

Mısır: Firavunlar devrinde kız kardeşlerle evlenilirdi. Firavunlar tahtlarını başkalarıyla paylaşmamak için çoğu kez kız kardeşleriyle evlenmişlerdi. Mısır halkı da Firavunlar gibi yapmışlardı.

Roma: Babanın kendi kız ve erkek çocuklarını ailesine kabul etmek gibi bir mecburiyeti yoktu. Çocuk doğumdan sonra, babasının ayakları önüne bırakılır, baba eğer onu kucağına alırsa çocuğu kabul etmiş sayılırdı. Kaldırmazsa onu kabul etmediği anlamına gelirdi. Çocuk erkek ise isteyen onu alıp götürürdü, kız ise açlık ve susuzluktan ölüp giderdi. Aile reisi çocuklarından dilediğini satar, istediğini aileden ihraç ederdi. Koca isterse karısını öldürebilirdi

Yahudilik: Tevrat`ın emirlerini yerine getirme sorumluluğu erkeğe aitti ve kadının ev işleriyle ilgili sorumlulukları vardı. Talmud`da, kadın olarak yaratılmadıkları için erkeklerin edecekleri bir şükür duası yer almaktadır ve bu dua (Jewish Daily Prayer book) Onaylı Günlük Dua Kitabı`nda bulunmaktadır. "Kutsanmışsın, Ey Tanrımız, evrenin Kralı, beni bir kadın olarak yaratmayan". En berbat kötülük bile kadınların kötülüğünden iyidir. Günahın başlangıcı kadındandı, onun yüzünden hepimiz ölüme yazgılıyız. (Meseler Kitabı 25-6)

Yunanlılar: İnsan üzerinde bir yük. Yegane amacı kadın hizmetçi olarak evde hizmet etmek. Kadın pisdir, şeytani varlıklardan biridir. Yasal açıdan bir eşyadır, çarşıda alınıp satılabilinir. Miras hakkı yoktur. Eflatun, "Kadın elden ele orta malı olarak gezmeli" derken, Aristo, "Kadın yaratılışta yarı kalmış bir erkektir" der.

Görüldüğü üzere bir kısım medyanın bize empoze etmeye çalıştığı Müslüman ailelerde şiddet daha fazla, kadınlar daha çok eziliyor gibi söylemler hiçbir şekilde doğru değildir. Her fırsatta İslam`ı ve Müslümanlığı şiddet unsurunun var olduğu, insanı sıkan ve özgürlük alanını daraltan bir din imiş gibi göstermeye çalışanlar, şer güçlerin elinde birer oyuncak olduklarını anlamalıdırlar.

Dünyada ve Türkiye`de kadınların yaşadığı mağduriyetlere, hak ihlallerine değindiğimiz bu rapor bize insanlık ile doğru orantılı olarak kadınlarında ne kadar zor şartlar altında yaşadığını göstermiştir. 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü ihdas eden Batının kendisi insan haklarını tanımadığı gibi kadın haklarını da sadece sözde tanımaktadır. Uygulanmayan, hüküm ifade etmeyen bir takım uluslararası sözleşmelerin imzalanması göstermelik uygulamaların dışına çıkamamıştır. Çiğnenen uluslararası sözleşmeler karşısında Batı dünyası sessizliğini korumuş Müslüman kadınların ezilişi, yok oluşu görmezden gelinmiştir.

Ülkemizde de her zaman çeşitli platformlarda dile getirilen güzel coğrafyamız ve insanımız üzerinde oynanan oyunlara son verildiği takdirde, tüm olumsuzluklarda olduğu gibi kadının yaşadığı mağduriyetlerde de büyük oranda düşüşler olacaktır. Kadının mağduriyeti ile ilgili üzücü durumların bir an önce sona ermesi için toplumsal yapımızın dinî, millî, ahlakî, tüm manevi değerleri içeren sosyal ve ekonomik programlar ile desteklenip, her yönden güçlendirilmesi gerekmektedir.


05.03.2007

 
 
 

İsminiz
Mail adresiniz
Konu
Mesajınız

 
 

::: Raporlar - Diğer Yazılar

 
# 14 Ekim 2015 Çarşamba
Akran Zorbalığı (Bullying) Raporu
BİLKA`nın hazırlayıp uyguladığı anketlere dayalı olarak “Akran Zorbalığı (Bullying) Raporu” çalışmamızda Prof. Dr. Nevzat Alkan danışman, Psk. Burcu Toluç proje koordinatörü olarak yer almıştır.
# 8 Mart 2014 Cumartesi
Kadının ve Çocuğun Soyadı Raporu
Nizam ile intizam olur. İntizam olan yerde özgürlük olur. Evlilik içerisinde kocanın soyadının kadının ve çocuğun soyadı olarak kullanılmaya devam etmesi ailenin nizamı, toplumun nizamı dolayısı ile devletin nizamı için zaruridir.
# 29 Mart 2013 Cuma
Anne Sütü Bankası Raporu
Anne sütü benzeri hiçbir şekilde başka yerde yapılamayacak eşsiz bir besindir. Yapısı günümüzde de tam olarak çözülebilmiş değildir. Anne sütü tam anlamı ile “kişiye özel”dir.
# 7 Aralık 2012 Cuma
Eğitim Raporu
BİLKA`nın hazırlamış olduğu Eğitim Raporu uzmanların nezaretinde, sahadan toplanan verilerin ışığında hazırlanmıştır.
# 5 Kasım 2012 Pazartesi
Ulusal Medyada Çalışan Kadınların Medyadaki Yeri ve Sorunları
Bilge Kadın Araştırma Merkezi (BİLKA), üstlendiği görevin bilinci ile şimdiye kadar el atılmamış bir konuda yeni bir proje gerçekleştirdi.
# 5 Kasım 2012 Pazartesi
Sperm Bankası Raporu
Tarihten günümüze kadar toplumların ilgi, merak ve kader çizgisinde bulunan nesep olgusu tüm devletler tarafından özel bir ilgi görmüş ve hukuk sistemleri içerisinde de geniş düzenlemelere tabi tutulmuştur.
 
 

 
 
 

 

 

::: BİLKA Haberci

İsminiz
:
e-Posta
:
 
 Katıl  Ayrıl
 
BİLKA - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008 - Tüm hakları saklıdır